Mustafa Akyol

Gazeteci,Yazar



Erdoganism [noun] : From “National Will” to “Man of the Nation,” an Abridged Dictionary for the Post-Secular Turkish State.

Malum, Recep Tayyip Erdoğan’ın 5 yıl önce Müslüman demokrasisinin parlayan modeli olarak görülen ‘Yeni Türkiye’si şimdilerde pek de iç açıcı görünmemektedir. Bugün Türkiye haberlere yaptığı reformlarla ve bölgesel ‘yumuşak güç’ ile değil; hızla yükselen otoriter rejimi ve sıklaşan terör saldırıları ile gündem yaratıyor.

Peki, ‘Yeni Türkiye’ projesi neden başarışız oldu? Aslında sebebi bir anlamda basit: güç zehirlenmesi.  Erdoğan’ın AKP’si 2002 yılında başa geçtiğinde eski İslamcı siyaseti terk ettiğini ilan etmiş ve kendilerini seküler Türklere ve Batılı kurumlara kanıtlamaya hevesli yeni bir kadro idi. Güçlerini sınırlayan birçok engelle karşılaştılar çünkü bürokrasi tamamen eski elitlerin, yani Kemalistlerin hakimiyeti altında idi.  Ancak AKP’nin ilk yılları ardından ordu gibi en önemli kurumlar da dahil olmak üzere tüm Kemalist bürokratik kurumların ya dirençleri kırıldı ya da bastırıldılar.

Bürokrasinin kırılan direnci teoride bir demokratikleşme süreci gibi görünse de pratikte AKP’nin kontrolsüz bir güce sahip olmasıyla sonuçlandı ve bu kontrolsüz güç AKP’yi yoz, hırslı ve kibirli hale getirdi.

Fakat bugün bundan farklı bir problem de var Türkiye’nin önünde:  Erdoğan’ın yönetim felsefesi Kemalizm’in yaklaşık yüz yıldır olduğu gibi Türkiye’nin yeni ‘resmi ideolojisi’ olma yolunda. Bazı Türkiye gözlemcileri bu ideolojiyi ‘İslamcılık’ olarak değerlendiriyor ancak bu gerçeği tam olarak yansıtan bir tanım değildir. Çünkü yeni resmi ideoloji tıpkı kendinden önceki Kemalizm, aslında bir şahıs kültü etrafında şekilleniyor. Dolayısı ile doğru isim: Erdoğanizm’dir.

Bu ideoloji Erdoğan’ı Atatürk’ten sonra görülmüş en güçlü lider yapan son üç yılda kristalize olmaya başladı. Erdoğan, iktidar partisini, hükümeti, parlamentoyu, yargının önemli pozisyonlarını, Türkiye medyasının ¾ ‘ünü domine etti ve hatta kamu ihalelerini istediği şirketlere verilmesini sağlayarak iş dünyasında da kısmen kontrolü eline aldı. Yakın zamanda gururlu bir Erdoğan destekçisi bana ‘ Erdoğan parayı kontrol ediyor.’ Diye özetlemişti durumu. “ İşte bu yüzden şu an çok güçlü bir adam.”

Erdoğanizm ülkenin kahramanlarını ve düşmanlarını tanımlamak için kullandığı bir söylem ile Türk siyasetinin kavramlarını yeniden yazmaya başladı. İşte Erdoğan’ın yeni Türkiye’sinin anlamak için bu kavramları iyi anlamak lazım ki aşağıdaki lügatçe bu konuda yardımcı olabilir.

Mili İrade:

Eğer Erdoğanizm’in demokrasiye karşı olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Aksine sürekli olarak “demokrasi” övgüsü yapan bir ideolojidir bu, ama “ demokrasi”den anladığı biraz tuhaf bir şeydir.  Erdoğan ve taraftarlarının sıkça tekrar ettikleri üzere, onlara göre ‘demokrasiler sandıktan ibarettir.’ Hal böyle olunca sandıktan zaferle çıkanlar ‘milli irade’nin temsilcisi olurlar. Bu irade, hiçbir kanunla, gelenekle, uluslararası normla ya da evrensel değerlerle sınırlandırılamayacak büyülü bir güce karşılık gelmektedir. Dolasıyısyla milli iradeye karşı çıkan herkes gayri meşrudur. Onlar ya yozlaşmış, muzır insanlar ya da yabancı güçlerin çıkarları için çalışan ajanlardır.

Mesela 2013 yılındaki Gezi Parkı protestolarını ele alalım. Hükümetin halka açık bir parkın alışveriş merkezine dönüştürülmesi kararına karşı çıkanlarca başlatılmış bir hareketti ancak AKP tarafından ‘milli irade’ye bir muhalefet ve dahası ‘hükümete bir darbe’ olarak görüldü. Protestocular, kendilerince görüşleri, ideolojileri, öfkeleri olan normal vatandaşlar değil, dış güçlerin hain maşaları olarak tasvir edildi. Bu da ortada herhangi bir uzlaşma zemini bırakmadı. AKP’nin bu propagandası üzerine yükselen sert resmi tutum polis tarafından bazen hoyratça yöntemlerle dağıtılmaya çalışılan göstericilere hepten kötü gözle bakılmasını sağlarken sonunda yedi kişinin de ölümüne sebep oldu.

Milletin Adamı:

Bu sıfat taraftarları tarafından Erdoğan için kullanılıyor. Cumhurbaşkanı’nın Parlamento tarafından atanması yerine halk tarafından seçilmesine ilişkin 2007 yılında yapılan Anayasa değişikliği sayesinde onun halk tarafından seçilmiş ilk cumhurbaşkanı olma özelliğine dikkat çekiyorlar. Burada en yakıcı olan nokta ‘milletin adamı’nın aslında milletin tek bir bedende vücut bulmuş hali olması ve milli iradeyi tek başına temsil etmesi.

Bu söylemin yol açtığı en pratik sonuç, Erdoğan’ın geleceği ile Türkiye’nin geleceğini bir bütün olarak görmek. Taraftarlarından biri gazetedeki köşesinde ‘Erdoğan Türkiye’dir diyerek özetlemişti bu anlayışı.  Bir başkası, ‘Erdoğan’ın kaderi ile Türkiye’nin kaderi birbirinden ayrılamaz.’buyurdu. Hatta son olarak Erdoğan’ın danışmanlarından biri tartışmayı bir adım daha öteye götürerek ‘Türkiye’de Erdoğan’dan başka hiç kimse siyaset yapmamalı.’ deyiverdi.

‘Milletin adamı’nın milletin vücut bulmuş hali olarak görülmeye başlamasından bu yana ‘Erdoğan’a hakaret’ de ciddi bir suç haline geldi. Bu sebepten ötürü bir kısmı gazeteci 2000’den fazla insan artık cumhurbaşkanı olan Erdoğan’a hakaretten dava edildi ve birçoğu çok ağır cezalara çaptırıldı. Bu hakaretler arasında ona ‘diktatör bozuntusu’ demek, yahut Yüzüklerin Efendisi filminin karakterlerinden Gollum’a benzetmek gibi şeyler de var. Öte yandan ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ aynı zamanda işinizi kaybetmenize de sebep olabilir. Bir öğretim görevlisi Erdoğan’a ‘nezaketsiz ve kaba’ demekten öteye varmayan sözlerinden ötürü üniversiteden atıldı.

Vesayet:

Liberaller tarafından ordunun seçilmiş siyasetçiler üzerinde kurduğu tahakkümü tanımlamak ve eleştirmek üzere icat edilmiş bir kavramdı. Ancak askeri vesayetin sona ermesi, Erdoğan ve taraftarlarına yetmemeye başladı. Bir süre sonra  ‘yargı vesayeti’nden, ‘medya vesayeti’nden ve ‘liberal vesayet’inden dert yanmaya başladılar.

Sonuç olarak ‘milletin adamının’ çizgisine karşı verilen herhangi bir mahkeme kararı, basında ifade edilen bir görüş ya da liberal bir eleştiri şanlı milletimizin iradesi üzerinde bir ‘vesayet’ inşa etmeye kalkan gayrimeşru girişimler olarak görülmeye başlandı.

Örneğin Türkiye’deki Anayasa Mahkemesi geçmiş birkaç yılda Erdoğan’ın kapatılmasını istediği Twitter’ın engelleme kararını kaldırarak, yine Erdoğan’ın kurtulmak istediği dersanelerin kapatılmasına ilişkin bir yasayı iptal ederek ve Türkiye’nin Suriye’ye yaptığı silah nakliyatını ifşa ettikleri gerekçesi ile yine Erdoğan tarafından mahkum edilmek istenen iki gazeteciyi serbest bırakarak Erdoğan’ı kızdırmıştı.  Bu yaşananların karşılığında ise Erdoğan ve taraftarları sadece mahkemenin ilgili kararlarını değil toptan meşruiyetini sorgulamaya başladılar. Kendi sözleri ile ifade edersek ‘milli irade’nin üzerinde ‘vesayet’ kurmaya çalışan bir Anayasa Mahkemesi mevcut ve icabına bakılmalıydı.

Üst Akıl:

Erdoğan bu kavramı son iki yılda kullanmaya başladı. Buna göre Ortadoğu’daki siyasal gelişmeleri kontrol eden bir üst akıl vardı. Bu üst akıl bölgenin masum halklarına ve özellikle de onların beklediği kurtarıcıya yani ‘Yeni Türkiye’ karşı tuzaklar kurmakla meşguldü.

Bu açıklamadan kısa süre sonra Erdoğan taraftarları bu temayı detaylandırmaya başladılar ve bu üst aklı Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ya da Siyonizm olarak tanımlamaya başladılar. Örneğin IŞİD ne İslamcı ideolojinin ne de Ortadoğu’da yaşanan karışıklıkların bir sonucudur. Bu propagandacılara göre IŞİD bu ‘üst aklın’ gizli bir planından ibarettir.

Bugün Batı medyasında Erdoğan’a yönelik yapılan eleştiriler de bu planın bir parçası olarak görülmektedir. Dolasyısyle Erdoğan’a yönelik her tepki ve eleştiri, Bu yüzden Erdoğanistleri  ‘milletin adam’ın arkasında daha da kararlıkla durmaya itmektedir.

Hainler:

“İhanet” Erdoğancı propagandanın en temel unsurlarından birisidir. Buna göre iki tür hain var: Birinci grup AKP’nin dışında yer alan ve şeytani üst akla hizmet eden cemaatçiler, liberaller, solcular ve seküler Kürtler gibi parti dışı düşmanlardır. Diğer hainler ise AKP içindedirler ve gerçek yüzlerini Erdoğan’ı eleştirmeye ya da emirlerine itaatsizlik etmeye başladıkları zaman gösterdiler.

Örneğin 16 yıl önce AKP’yi kurmuş üç kişiden ikisi, yani eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Meclis eski sözcüsü Bülent Arınç koyu Erdoğancılar tarafından kısa zaman önce hain ilan edildiler. Radikal bir Erdoğancı aynı zamanda Erdoğancı Milat gazetesinin baş editörü olan bir yorumcu, Gül’e ‘Gülizabeth’ diye lakap takarak onun Britanya Kraliyet Ailesi’nin işbirlikçisi olduğunu dahi ima etti. Hatta yakın zamanda Erdoğan tarafından görevden alınan eski başbakan Ahmet Davutoğlu da Erdoğan’a yakın bir gazeteci tarafından yazıldığı düşünülen “Pelikan Dosyası” adlı bir blogta ihanetle suçlandı.

Paralel Devlet:

Millete ihanet içinde olan hainlerin en kötüleri ise ‘paralelciler’.  Bu terim son üç yıldır Türkiye’nin en büyük İslami cemaati olan Gülen Hareketi’ni tanımlamak için kullanılıyor. Bu cemaatin eğitim alanında, yardım kuruluşlarında, medya içinde ve hatta bürokrasi içerisinde aktif birçok üyesi var – özellikle de polis ve yargı gibi stratejik kurumlarda.

Aslında Gülen cemaati bir zamanlar Erdoğan’ın Kemalist kurumlar karşısındaki en büyük müttefikiydi. Gülen cemaatinin üyesi olduğuna inanılan polis ve savcılar tarafından Aralık 2013’te Hükümet’in kilit isimlerine karşı başlatılan yolsuzluk soruşturmasından sonra tablo bir anda değişiverdi.

O tarihten sonra Erdoğan yolsuzluk soruşturmalarını ‘hükümete karşı darbe girişimi’ olarak tanımladı ve Gülen cemaatini de devlet içinde bir ‘paralel devlet’ kurmakla suçladı. Ayrıca onlara ‘terörist yapılanma’ diyerek topyekün bir savaş başlattı ve geçen iki buçuk yılda yüzlerce cemaat üyesini gözaltına aldırdı, bazılarını tutuklattı.

Teslim etmek gerekir ki, Gülen cemaatin önemli bürokratik kurumlar içerisindeki gizli yapılanması Türkiye için ciddi bir problemdi. Ancak şimdi iktidarın yürüttüğü cadı avı daha da büyük bir problem haline geldi.  Bugün ‘paraleller’ hakkındaki söylem 1930’larda Sovyetler Birliği’nde ‘Troçkist’ler için kullanılan söylemi hatırlatıyor:  ‘Paralelciler’ her taşın altında, akla gelebilecek her türlü sabotajın arkasındalar. Bu Erdoğan ve yandaşlarının neredeyse ülkedeki her kurumu domine etme bahanesi sağlıyor. Gülen cemaatiyle hiçbir alakası olmayan muhalifler bile ‘kripto paralelci’ ilan edilip büyük bir kısmı Erdoğan’ın doğrudan kontrolünde olan partiden, bürokrasiden ve hatta medyadan uzaklaştırılıyorlar.

İslamcılık:

İslamcılık Erdoğanizm’in tek unsuru değil, ama onun temel bileşenlerinden bir tanesi.  Ancak hemen belirtmek gerekir ki İslamcılığın Türkiye şartlarına uyarlanmış yumuşa bir versiyonudur bu. İktidara geldiğinden bugüne AKP hiçbir zaman yasal sistem içerisine İslam hukukunun sokulmasını savunmadı sadece Türkiye Anayasası’ndaki laiklik ilkesinin bir dine daha fazla alan açacak şekilde yeniden yorumladı.

Öte yandan Erdoğan son üç yılda siyasi propagandasında dini temaları ve sembolleri gittikçe daha sık kullanmaya başladı. Kendisini tüm ümmetin lideri ve umudu olarak sundu. Katı bir “onlara karşı biz” söylemi de kullanmaya başladı ki, buradaki  ‘biz’ iyi, dindar Müslüman’lar anlamına geliyordu. ‘Onlar’ ise Müslüman çocukların ölüsünü görmekten keyif duyan emperyalist Batılıları ya da alkolik, mini etek giymeyi özendiren ve “kan emici” olarak resmettiği seküler Türkleri idi.

Dahası Erdoğan’ın milli eğitime daha fazla din dersleri koyarak, ağır vergiler aracılığı ile alkol tüketimini azaltmaya çalışarak, alkol reklamlarını yasaklayarak ve İslamcı organizasyonları destekleyerek milleti yavaş yavaş ‘İslamize’ etmeyi umut ettiği görülmektedir. Tüm bu çabaların daha dindar bir topluma mı yoksa seküler bir geri tepmeye mi sebep olacağını göreceğiz. Ancak dindar muhafazakarların çoğunun Erdoğan’ın zaferi arkasından saf tutmaktan memnun oldukları; seküler Türklerin ise geleceklerinden endişe duyduklarını, bu yüzden de kutuplaşmış bir toplumun oluştuğunu kesin olarak söyleyebiliriz.

Osmanlıcılık:

Erdoğan’ın İslamcılığı Türk muhafazakarlar muhayyilesinde önemli bir yer tutan Osmanlı Devleti’nin şanlı günlerini yeniden canlandırmak hayali ile yakından ilişkilidir. 1. Dünya Savaşı’nın sonunda yıkılana kadar Osmanlı Devlet’i yüzyıllarca Müslüman dünyasının hem lideri hem de koruyucusu olmuştur. Muhafazakarlar Osmanlı sonrasında kurulan Kemalist Cumhuriyeti ise bir fetret devri olarak gördüler.

Şimdi ise, söyleme göre, Müslüman Türkler  90 yıllık “parantez”in  ardından İslam dünyasına liderlik görevlerini yeniden icra etmek üzere tarih sahnesine dönmüş durumdalar. Tabi ki bu büyük dirilişin lideri de Erdoğan. Dolasıyla bir insanın Erdoğan’a muhalif hatta eleştirel olması, onu bu “tarihsel uyanış” a karşı çıkan bir hain kılıyor, tarihin çöplüğüne atılması gereken bir düşmana dönüştürüyor.

                                                                                                                   ***

Tüm bu olanlara bakarak, Erdoğanizm’i Rusya’daki Putinizm, Venezual’daki Chavizm ve Arjantin’deki Peronizm gibi popülist otoriteryenizmler listesine koyabiliriz. Erdoğamizm altındaki Türkiye ise serbest seçimlerin gerçekleştiği ama liberal değer ve kurumların aşındığı hatta tasfiye edildiği bir tipik illiberal demokrasi görünümünde.

Peki, Erdoğaniz’min ve Türkiye’nin geleceği nedir? Erdoğan’ın yaşadığı sürece iktidarda kalmak istediğini sezinlemek zor değil. Ayrıca ‘de facto’ yürüyen başkanlık sistemini, kendini her türlü denge ve denetlemeden beri kılacak şekilde anayasal bir hale getirmek istiyor.

Dolayısı ile sadece 62 yaşında ve gayet sağlıklı olduğunu göz önüne alırsak, Erdoğan daha uzun yıllar Türk siyasetinin merkezinde yer alacaktır. Seçim kazanma ihtiyacı süreceğine göre,  kamuoyunu yönlendirme, popüler söyleme hakim olma ihtiyacı da sürecektir.

Bu sebeplerden ötürü Erdoğan’ın otoriter yönetiminden vazgeçebileceğini söylemek biraz zor.  Muhtemelen muhalif gazetelere daha çok el konulduğunu, siyasi gösterilerin daha çok yasaklandığını, yargının hepten kontrol altına alındığını ve Kürt ayrılıkçılar ile devam eden çatışmaların bir tür olağanüstü hal devletini kalıcı hale getirdiğini göreceğiz. Belki sonuçta gerçekten de bir  ‘Yeni Türkiye’ hayali üretilmiş olacak ancak Erdoğan’ın ilk başta inşa etmeyi vaad ettiği gibi bir “Yeni Türkiye” değil.

MUSTAFA AKYOL

Bu yazı Foreign Policy dergisinden alınarak, çevirilmiştir.


The opinions expressed in this blog are those of the authors. They do not purport to reflect the opinions or views of the FRA or its members. Neither the editorial team nor FRA can accept any legal obligation for the errors or omissions that may be made by the authors. The contents are freely available for anybody to read, download, copy and redistribute provided that the author(s), editorial team and publisher are properly cited.

About Us

FRA is a public policy research organization dedicated to liberty, rule of law and competitive free markets. FRA conducts policy research and promotes evidence-based policy making in Turkey

News Feed

Subscribe for News