Mustafa Erdoğan

Prof. Dr., Kurucu Üye



Adalet Duygusunu Yitirmiş Bir Toplum İflâh Olur Mu?

Bu sayfada 29 Mart tarihinde çıkan yazımda adaleti toplumsal-siyasal bir erdem olan yanıyla ele alarak, adalete dayanmayan bir siyasî-hukukî sistemin toplumda barış ve düzeni sağlamasının zor olduğuna ve daha genel olarak da büyük insanî maliyetlere neden olabileceğine dikkat çekmiştim. Bu perspektif, Türkiye'nin halihazırdaki siyasî durumuna uygun düşmekle beraber, bu adalet meselesinin pek fazla dokunulmayan başka bir yönü daha var.

Evet, adalet toplumsal-siyasal erdemlerden biri, hatta -Rawls'un ileri sürdüğü gibi- belki de birincisidir; ama adalet aynı zamanda bireysel bir erdemdir de. Bir karakter özelliği olarak adalet, Aristoteles'in dediği gibi, bütün diğer erdemleri içeren tam veya mükemmel bir erdemdir. Adalet bu yönüyle sadece kendimize dönük değildir; ahlâkî bir edem olarak adalet aynı zamanda başkalarının kaderine ilgi duymamızla, onların da iyiliğini düşünmemizle ilgilidir. Adam Smitvari bir dille söylersek, insan öncelikle kendi iyiliğini düşünür ama medenîlik bunun başkalarına duyulan sempatiyle birlikte gitmesini gerektirir. Ahlâkî Duygular Teorisi'nde dediği gibi: "İnsanın tabiatında, onu başkalarının kaderiyle ilgilenmeye sevk eden ve onların mutluluğunu kendisi için zorunlu kılan bazı aşikâr ilkeler vardır."  

Böyle bakıldığında, âdil toplum sadece siyasî kurumlarının ve hukuk sisteminin değil, fakat onu oluşturan kişilerin de âdil olduğu toplumdur. Âdil insan ise sadece kendisinin değil başkalarının da hakkını-hukukunu önemseyen insandır; aksi halde herkese "kendisinin olanı" veremez. Başkalarının uğradıkları haksızlıklara kayıtsız kalan, bunların kendi adalet duygularını incitmediği insanların ülkesinde, kamu hayatının kurumsal ve normatif yapısı yeterince âdil olsa bile, adalet tam değildir.

Yukarıda atıfta bulunduğum yazıda da belirtmiş olduğum gibi, Türkiye'nin gerek hukuk sisteminin gerekse diğer siyasal kurumlarının adaletsizliği ve adaletsiz işleyişi yeni bir durum olmamakla beraber, bu durum son dört-beş yılda zirve yapmıştır. Son yıllarda "zulüm" boyutuna varan bu adaletsizliklerin, öteden beri gelen kusurlu kurumsal ve hukukî yapıdan daha çok, bu dönemde o kurumları işleten ve hukuku yürüten kadroların eseri olduğu da açık.  Gerçekten de, AKP iktidarı kabaca 2011'den itibaren bilerek ve isteyerek adaletten sapmış ve bu arada hak-hukuk kavramını da maalesef büsbütün tahrip etmiş bulunuyor.

Kurumların yapısından, yöneticilerin ve kamu görevlilerinin tutumundan kaynaklanan adaletsizlik elbette ciddî bir problemdir ama bütün bunlara ses çıkarmayan topluma ne demeli?... Türkiye'den söz ettiğimize göre, o "asâlet" ve necâbet"i yere-göğe sığdırılamayan "büyük Türk milleti", nâm-ı diğer "bu aziz millet" gözünün önünde işlenen bunca haksızlık, adaletsizlik ve zulme niye ses çıkarmaz?

Sadece siyasetçiler ve bürokratik makamlar da değil, "hâkim" sıfatını taşıyanlar, "çaresizlerin istinadgâhı ve çâresazı" olmaları beklenen mahkemeler bile hemen hemen her gün hukuk ve adalet fikrini hoyratça tahrip eden, hak-hukuk fikrinin son kırıntılarını bile yerle bir eden kararlar veriyorlar ama… bu toplumun yarısının adalet duygusu bütün bunlardan hiç incinmiyor!...

Dahası, adaletsizliğin mağdurlarının kaderine ilgi duymak, onlara sempatiyle yaklaşmak şöyle dursun; o mağduriyetlerin yol açtığı "fırsatlar"ı nimet belleyenlerin, düşmüşlere birer tekme de kendileri sallayanların rastgele toplamınan ibaret olan bir yığına "toplum" veya "millet" denebilir mi?...

Ya da, daha düne kadar aynı işyerinde, aynı odada veya aynı masada çalışan memurlar ve işçiler, çarşıda aynı tezgâhı paylaşan esnaf, camide aynı safta yan yana namaza duran ve aynı secdeye baş koyan dindarlar… eğer o işyerlerinin, odaların, masaların veya tezgâhların yahut birlikte namaza durulan safların eksilen yanını kolayca unutuveriyorlar, hatta bir de "oh olsun!" diyorlarsa, bu nasıl arkadaşlık/yoldaşlık, bu nasıl insanlık, bu nasıl dindarlıktır?...

Adalet duygusunu bu derece yitirmiş bir toplum iflâh olur mu?...

Malûm, siyasîlerimiz ikide bir "millî ve manevî değerlerimiz"den övünçle bahsetme alışkanlığındadırlar. Şimdi ben merak ediyorum: O bahsettikleri "millî ve manevî" değerler nelerdir ve onları kendisine izafe ettikleri millet bu millet midir?...

Veya, daha kolayı, Sayın Cumhurbaşkanı lütfedip söylesin bize: "Bu milletin", karşı durmamız halinde terörist sayılacağımızı buyurdukları "değerleri" nelerdir?...

Ve, adalet diye bir şey var mıdır o değerler arasında?...

 

(Ortak Söz, 14 Haziran)


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.