Mustafa Erdoğan

Prof. Dr., Kurucu Üye



AKP’NİN “YENİ TÜRKİYE”Sİ: SİYASET, HUKUK, TOPLUM

Türkiye’nin hâlihazırdaki pek iç açıcı olmayan siyasî ve hukukî manzarası, büyük ölçüde, 13 yıldır iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) eseridir. AKP’lilerin “Yeni Türkiye” olarak adlandırmayı tercih ettikleri bu manzarayı ve onun ülkemiz için gerçekte ne ifade ettiğini, yine bu partinin bir kısmı birkaç yıl öncesinden başlayan ana yönelimlerini analiz ederek ortaya koyabiliriz. Bu yazının konusu böyle bir analiz yapmaktır ve bunu siyasî-hukukî bir değerlendirme için temel önemde olan başlıca kavramların kılavuzluğunda yapmaya çalışacağım.

Demokrasi

Demokratikliğin en azından 1940’ların ortalarından buyana Türkiye’nin anayasal ve daha genel olarak siyasî hedeflerinden biri olduğu açıktır. Bununla beraber, Türkiye’nin şimdiye kadarki gel-gitlerle dolu demokrasi performansının genelde pek parlak olmadığı da sır değil. AKP’nin iktidara doğru yürüdüğü 2002 yılında ise demokrasi kriteri açısından durumumuz daha da kötüydü. AKP işte bu şartlarda demokratikleşmeyi temel bir hedef olarak ilân ederek iktidara geldi ve doğrusu bu yönde bazı adımlar da attı. AKP’liler bu konuda o kadar başarılı olduklarını düşünüyorlar ki, Türkiye’yi getirdikleri konumu birkaç yıldır “ileri demokrasi” olarak nitelendirmektedirler.

Ne var ki, Türkiye’nin “ileri demokrasi” aşamasında olduğu iddiası gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Hatta “ileri demokrasi” denen manzara, bırakınız demokrasinin “ileri” olanını, onun asgari standartlarını bile zar zor karşılamaktadır. Bunu anlamak için AKP’nin “ileri demokrasi”sinin anahtar kavramlarını hatırlamak bile yeter: “millî irade”, “milletin adamı”, “sandık her şeydir”… Bunlar demokrasiyi çoğunluğun ve onun liderinin iradesiyle özdeşleştiren bir anlayışın tipik ifadeleridir.

AKP’nin bu kavramlarla uyumlu olan uygulamaları da gösteriyor ki, iktidar partisi demokrasiyi düzenli aralıklarla yapılan seçimlerden ibaret olarak anlıyor ve seçimlerden çıkan siyasî çoğunluğun “millî irade” ile aynı şey olduğunu, dolayısıyla onun istediği her şeyi yapmaya hakkı olduğunu düşünüyor. Dahası, AKP bu “yapabilirlik”in sivil alana ilişkin olarak da bir sınırı olmadığını da varsayıyor. Nitekim, AKP’liler son yıllarda sadece “devlet”i kontrol etmek, hatta partileştirmekle de yetinmiyor, fakat toplumsal alandaki çeşitlilik ve çoğulculuğu da törpülemeye uğraşıyorlar. AKP kendi ideolojik tercihleri doğrultusunda yekpâre ve türdeş bir toplum oluşturmaya çalışıyor. AKP iktidarı çoğulculuktan, toplumsal çoğulculuğun siyasete yansımasından, toplumdan kendisininkinden farklı seslerin yükselmesi ihtimalinden hazzetmiyor ve buna “ileri demokrasi” diyor.

AKP bir “parti devleti” kurma yolundadır. Parti devleti kurma çabasında “demokratik” açıdan da bir sakınca görmüyor, çünkü onun mantığı şöyle işliyor: “Demokrasi ‘halkın yönetimi’ (yönetimin halka ait olması) demek ise, o zaman demokrasi ‘millet’in (veya, ‘milletimiz’in) devlete hâkim olmasını, yani ‘devletle milletin kaynaşması’nı, ‘bir’ olmasını gerektirir. ‘Millî irade’ çoğunluk partisi olarak ‘bizim partimiz’de tecessüm ettiğine göre, partimiz devletle özdeşleştiğinde (parti-devleti kurduğumuzda) devletle millet kaynaşmış, dolayısıyla tam demokrasiye ulaşmış oluruz.” Tabiî, bu durumda AKP’lilerin değerleri ve hayat tarzı da yekpâre milletin zorunlu değerleri ve hayat tarzı oluyor.

Oysa, bu akıl yürütme biçiminin demokrasiyle hiçbir ilişkisinin bulunmadığını söylemek bile gereksiz. Aslında, bütün otoriter tek-parti rejimlerinin arkasında aşağı yukarı böyle bir anlayış yattığını Cumhuriyetin ilk on yıllarındaki tek-parti yönetiminin resmî söyleminden zaten biliyoruz. Nitekim, Cumhuriyet’in tek-parti elitleri de, AKP’liler gibi, kendilerinin toplumun belli bir kesimini değil fakat “sınıfsız, imtiyazsız”, yekpâre bir toplum olduğunu düşündükleri bizatihi “millet”i temsil etiklerini, onun adına devleti yönettiklerini, böylelikle parti-devletinin aslında “milletin devleti” demek olduğunu düşünüyorlardı. Bu arada, parti elitinin “çağdaş” hayat tarzı da “millet”in zorunlu çağdaşlaşma rotasını oluşturuyordu.

AKP iktidarının kendisine yöneltilen eleştirileri ve muhalefeti düşmanlık olarak görme eğiliminde de aynı mantık yansımaktadır. Ne yazık ki, parlamentodaki meşru muhalefet bile bu düşmanlığın hedefi olmaktan kurtulamamaktadır. AKP’lilerin kendi iktidarlarına yönelik meşru muhalefet ve eleştiriler ile, kendilerinin mutabık olmadıkları sivil etkinlik ve gösterileri “darbe” girişimi olarak yaftalamayı alışkanlık haline getirdikleri malûmdur. Böylece onlar aslında muhalefetsiz bir sözde demokrasi istediklerini ortaya koymaktadırlar.

Hukukun Üstünlüğü ve İnsan Hakları

İktidarının son dört-beş yılına gelinceye kadar AKP hukukun üstünlüğü yönünde bazı önemli adımlar atmış olmasına rağmen, bunların en büyüğü olan 2010 anayasa referandumundan sonra bu yöneliminden caymış, reformcu iradesi önce duraklamaya sonra da gerilemeye başlamıştır. Bu yeni yönelimin nirengi noktasını, AKP’nin 2014 başlarından itibaren HSYK’yı, Yargıtay’ı, Anayasa Mahkemesi’ni ve genel olarak yargıyı kendisine bağımlı hale getirme amacıyla attığı adımlar oluşturdu. İronik olan şu ki, iktidar partisi yargının “paralel yapı” tarafından ele geçirilmiş olduğunu ileri sürerek, yargıyı partileştirme yolunda geleneksel olarak kendisine karşı olan kesimlerin bile desteğini elde etmeyi başarabildi.

Bütün bunlar olurken, sözde “paralel yapı”nın tasfiyesi uğruna, Cemaat ve birkaç liberal dışında neredeyse kimse ses çıkarmadı; tıpkı aynı bahaneyle devletin diğer kademelerinin de partileştirilmesine sessiz kalınmasında olduğu gibi. Bu “elverişli” ortam sayesindedir ki, sivil özgürlükleri marjinal hale getiren “iç güvenlik paketi” de iktidar partisi tarafından yasalaştırılabildi. Bununla tutarlı olarak kolluk kuvvetlerinin partileştirilmesi operasyonu da hâlihazırda devam etmektedir.  Yine anlaşılıyor ki, AKP önümüzdeki genel seçimlerde yeterli çoğunluğu elde edebilirse, sadece başkancı bir tek-adam rejimini anayasallaştırmakla kalmayacak, fakat partinin kontrolü dışında hiçbir kamusal organ, makam ve mevki bırakmayacak; böylelikle baştanbaşa devleti Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iradesiyle ve kendi iktidarıyla “uyumlu” hale getirecektir.

İnsan hakları konusunda da AKP iktidarının gitgide artan bir duyarsızlığına tanık olmaktayız. Hükümetin, “Gezi olayları”ndan başlayarak gösteri ve yürüyüşleri bastırma ve bu amaçla polis gücünü hoyratça kullanma eğilimi içinde girdiği gözlerden kaçacak gibi değildir. Eleştirel bir platform olarak işleyen sosyal medyayı yasal ve idarî yollardan bastırmaya çalıştığı, Anayasa Mahkemesi’nin bu hukuksuzluğa “dur” demesine karşı da onu “gayrı millî” (ne demekse!) olarak yaftaladığı, hatta “paralel yapılanma”nın etkisi altında olduğu propagandası yapmak suretiyle Mahkemeyi karalamaya çalıştığı henüz hafızalardan silinmiş değildir. Son birkaç aydır ise Anayasa Mahkemesi’ni de partinin nüfuz alanına dahil etmeye çalıştığı haberleri gelmektedir.

AKP iktidarı insan hakları konusundaki duyarsızlığının tipik bir örneğini zorunlu din dersleri uygulamasının kaldırılması yönündeki AİHM kararlarına ısrarla direnmesinde de sergiledi. Türkiye’nin uluslararası hukuk taahhütlerine uygun olarak, bu kararların gereğini yerine getirmeye çalışmak şöyle dursun, gerek Cumhurbaşkanı gerekse Başbakanın Mahkemeyi eleştiren açıklamalarının da işaret ettiği üzere,  AKP iktidarı AİHM’nin sözkonusu özgürleştirici kararlarına direnmeyi tercih etmiştir. Zorunlu din dersleri uygulamasının özel olarak Alevilerin vicdan özgürlüğüne bir tecavüz teşkil ettiğini bile bile, üstelik sözde “Alevi Açılımı” girişiminde bulunmuş olan bir iktidarın bu tutumu onun sadece insan hakları konusundaki duyarsızlığını göstermiyor, fakat söz konusu Açılım meselesindeki samimiyetsizliğinden de kuşku duymamıza neden oluyor.

Güvenlik Devleti

AKP iktidarının son yıllarında Türkiye hızla bir “istihbarat ve güvenlik devleti”ne doğru sürüklenmektedir. Bu yönelimin başlıca iki göstergesi var. İlki, geçen yıl yürürlüğe konan millî istihbarat teşkilâtıyla ilgili yeni kanundur. Kısmen Kürt sorununun çözümü sürecinin ihtiyaçlarından kaynaklanmakla beraber, AKP’nin devletçi mantığı ve “hikmet-i hükümet”çi siyaset anlayışını içselleştirdiğini de gösteren bu kanunun zaman içinde hükümetlerin partizan amaçlarına, sivil ve siyasal hakların bastırılmasına ve toplumun baştanbaşa devlet kontrolü altına alınmasına hizmet edebilecek yapıda olduğu da açıktır. Dahası, AKP’liler bu gibi düzenlemelerin yarın-birgün kendilerine karşı da kullanılabileceğinin farkında değilmiş gibi görünmektedirler. En son olarak, Cumhurbaşkanına da istihbarat toplama ve örtülü ödenek kullanma yetkisi veren kanunun kabul edilmesiyle, bireyler olarak güvenliğimize, özgürlüklerimize ve hukuk güvencelerimize büyük bir tehdit oluşturan karanlık (“derin”) devlet yapılanması girişimi zirve noktasına erişmiş bulunuyor.

Bu hikmet-i hükümetçi ve güvenlikçi yönelim AKP’nin Millî Güvenlik Kurulu’nu kullanma biçiminde de kendisini göstermektedir. MGK’yı bu derece benimseyebilen bir konuma gelmesi, kendi başına, onun devletleştiğinin, “devletlû” hale geldiğinin sembolik bir ifadesi ve dolayısıyla AKP’nin yanlış yolda olduğunun en kesin kanıtıdır. Ama daha fazlası var. AKP iktidarı MGK’yı kullanarak (veya MGK AKP’yi kullanarak) toplumu devletin kontrolü altına almaya ve sivil alanı (MGK’nın çekirdeğini oluşturan) “Devlet”in hoşlanmadığı gruplardan “temizleme”ye çalışmaktadır. AKP artık toplumu (“milletimiz”i), vaktiyle kendisini de mağdur ve mazlum eden Devlet’in gözüyle –yani, dost-düşman karşıtlığı içinde- görmekte ve Devletin hazzetmediklerini o da “düşman” olarak kodlamaktadır. Kısaca, “Devlet”in Kırmızı Kitabı AKP’nin de Kırmızı Kitabı olmuştur. Ne hazin tecelli!...

“Barış Süreci”

Kürt sorununun çözümünü amaçlayan “Barış Süreci”nin AKP iktidarının başlattığı en hayırlı girişimlerden biri olduğuna şüphe yok. Şu var ki, sürecin genel olarak seyrine ve bugün geldiği noktaya baktığımızda, bu girişimin başarılı olacağından emin olamıyoruz. Kaldı ki, “Barış Süreci” kazasız-belasız sonuçlansa bile, yürütüldüğü şekliyle bunun Türkiye’nin Kürt Sorunu”nu nihaî olarak çözeceğinin de garantisi yoktur. Gerçekten de, başlangıcı 2009’a kadar geri giden “Kürt Açılımı” Türkiye’de Kürtlerin varlığının resmen kabul edilmesini ve Kürt yurttaşlarımızın bazı haklarının siyasî ve hukukî olarak tanınmasını sağladıysa da, bu gelişmenin Kürtlerin “eşit vatandaşlık”ının tesisi için bile yetersiz olduğu açıktır. Kürtlerin kültürel hakları konusunda atılması gereken başka adımlar vardır.

Kaldı ki, Kürt sorununun nihaî çözümü, kültürel haklar yanında, Türkiye Cumhuriyeti’nin etnik-kültürel olmayan ve çoğulcu temelde yeniden tanımından, siyasî-idarî yapının adem-i merkezîleştirilmesine kadar uzanan daha kapsamlı bir anayasal yenilenmeyi gerektirmektedir. Oysa, AKP’nin meseleyi bu kapsamda görmediği, başta yeni anayasa çalışmaları boyunca sergilediği tutumda görüldüğü üzere, ortaya çıkmış bulunmaktadır. Nitekim, hatırlanacağı gibi, 2011 yılında girişilen –ve maalesef akamete uğrayan- yeni anayasa yapımı süreci esnasında AKP Kürt sorununun çözümünü anayasal temellere kavuşturacak hiçbir öneride bulunmamıştı. Bu nedenle, “Barış Süreci” silâhların kesin olarak susmasıyla ve bazı PKK’lıların siyasete entegrasyonuyla sonuçlansa bile, Kürt sorunu maalesef sahici anlamda çözülmüş olmayacaktır.

Öte yandan, “Barış Süreci”nin seyri, özellikle son aylardaki görünümü itibarıyla, pek de ümit verici görünmemektedir. Bir kere, süreç baştan beri kamunun, parlamentonun ve muhalefetin bilgisi ve katkısı dışında yürütülmektedir. Bunun başka bir anlamı sürecin saydamlıktan yoksun olduğudur. “Âkil Adamlar” marifetiyle bu meselede toplumla iletişime geçilmesi başarısız girişimi dışında, sorunun gerek akademik gerekse popüler kamusal mekânlarda tartışılmadığı da düşünülürse, bu durumun sürecin demokratik meşruluğunu zayıflattığı şüphesizdir. Kaldı ki, hükümetin bu girişimiyle “âkil adamlar”dan sorunun çözümüne sahici katkı sağlamalarını beklemediği, fakat bu yolla kendi partizan konumunu güçlendirmeyi ve/veya kamu oyunu ve Kürt tarafını oyalamayı hedeflediği konusunda ciddî şüpheler ortaya çıktı. AKP iktidarının bu sorunun çözümündeki partneri durumunda olan HDP ve PKK ile olan hâlihazırdaki ilişkisi de en hafif tabirle “kaypak” bir ilişki olarak tanımlanabilir. Bu arada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son zamanlardaki süreçle ilgili tuhaf beyanları taraflar arasındaki güvensizliği daha da artırmaktadır.

Nitekim, süreç sık sık çıkmaza girmekte ve geçen Ekim ayında olduğu gibi şiddet olaylarına zemin hazırlayan bir şekilde tarafların karşılıklı olarak birbirine güvenmediği bir ortamda düşe-kalka yürümektedir. Bunda, tarafların –hükümet ile HDP-PKK-Öcalan cenahının- birbirlerini süreçteki “partnerler” olarak olduğu kadar “rakipler” olarak da görmelerinin büyük etkisi var. Sürecin aksamasının nedenlerinden biri olan, her iki tarafın da sürecin muhtemel getirilerinin sadece kendi hesaplarına yazılmasını temin etmeye dönük bir strateji izlemeleri de bunu göstermektedir. Ayrıca, öyle görünüyor ki, taraflar ne “barış”tan ne de “çözüm”den aynı şeyi anlamaktadırlar. Her ne hâl ise, bu meselede son bir ümit HDP’nin 7 Haziran seçimlerinde ulusal barajı aşarak parlamentoya hatırı sayılır bir grupla girmesi ihtimalidir.

Bütün bunlara, AKP’nin önümüzdeki genel seçimlere kadar bir taraftan Kürt tarafını oyalarken, diğer taraftan milliyetçi-muhafazakâr tabanın oylarını toplamak için sürecin gerekleriyle bağdaşmayan mesajlar vermesini de eklemeliyiz. Bu durumun tek sakıncası Kürt sorununda muhtemel bir çözümün gecikmesi değildir; bu yol ayrıca Kürtlerde AKP’nin ve devletin bu sorunu çözme konusunda sahici bir iradeye sahip olmadığı algısı yaratarak hayal kırıklığına uğramalarına da yol açabilir. Bu şekilde Kürt meselesinin daha da içinden çıkılmaz hale gelmesi ve belki de çözümsüzlüğe mahkûm edilmesi vâki olursa, bu durumun Türkiye’yi içte ve dışta bugünkünden daha büyük sorunlarla karşı karşıya bırakacağı maalesef kesin gibidir.

Temiz Siyaset ve Şeffaflık

Halkın 2002 yılında AKP’yi iktidara taşımasının arkasındaki belki de en büyük sâik, eski “siyaset esnafı”nın yolsuzluğa batmış ve genel olarak sistemi yozlaştırmış olmasına duyulan tepkiydi. Tayyip Erdoğan’ın partisinin “temiz”liğine ve temiz kalacağına, hatta sistemi yolsuzluklardan temizleyeceğine inanılıyordu. Bugün gelinen nokta ise tam bir hayal kırıklığıdır: AKP’nin temiz kalamadığı gibi, sistemi temizlemeye de istekli olmadığı, aksine kendisinin de sistemden uygunsuz biçimde nemâlanmaya devam ettiği ve edeceği ortaya çıkmış bulunuyor.

Nitekim, Erdoğan ve AKP iktidarı kendi bakanlarının da bulaştığı iddia olunan 17 ve 25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarını, HSYK’da, genel olarak yargıda ve emniyette yaptığı olağanüstü operasyonlar marifetiyle akamete uğratmıştır. Belki daha da önemlisi, bu soruşturmalar dolayısıyla ortaya saçılan bilgilerden, başta devlet ihaleleri odaklı olmak üzere hükümetin kendisini destekleyen iş çevreleriyle birlikte bir rant paylaşımı organizasyonu (“havuz”) oluşturmuş ve bu organizasyona katılmak istemeyen iş çevreleri üstünde baskı kurmuş olduğu yolunda ciddî şüpheler belirmiştir. Bu yolla bir tür eş-dost kapitalizmi yaratılmış durumdadır.

Bu arada medya üzerindeki hükümet denetiminin de esas olarak bu yolla sağlandığı yaygın bir kanaattir. Çok-partili siyasete geçildikten sonra ilk defa tanık olunan bir durum olarak, iktidar partisi çok sayıda gazete ve televizyonu doğrudan doğruya kontrol etmektedir. Bunların çoğu AKP hükümetinin kontrolüne, başta TMSF olmak üzere kamu gücünün partizan amaçla kullanılması sayesinde mümkün olmuştur. Sözkonusu “havuz”a dâhil olan ve hükümeti kayıtsız-şartsız destekleyen gazete ve televizyonların hatırı sayılır bir yekûn tutmasına ek olarak; gazete, dergi ve televizyonlardan oluşan –ve eskiden “ana akım medya” olarak bilinen- diğer büyük medya ağları da kendilerini hükümetle “uyumlu” bir yayın politikası izlemeye mecbur hissetmektedir. Yol açtığı veya açacağı büyük maliyet yüzünden, büyük medya grupları için bile hükümeti eleştirmek cesaret meselesi haline gelmiştir.

  T. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Uygulaması

AKP’nin anayasal-demokratik bir sistem hedefinden uzaklaşması ile onun “başkancı rejim” arayışı arasında doğru bir ilişki olduğu söylenebilir. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP’liler epey bir zamandır “başkanlık sistemi”ne geçme özlemini dile getiriyorlardı; ama “sivil anayasa” çalışmaları sırasında ortaya çıktı ki, AKP’nin istediği aslında “başkanlık sistemi” değil fakat popülist-otoriteryen bir başkancı rejimdir. Bu otoriteryen-popülist eğilim cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyasında sıkça telâffuz edilen “milletin adamı” ifadesinde de sembolik anlatımını bulmuştu.

Cumhurbaşkanının genel oyla seçilmesini öngören anayasa değişikliği sayın Erdoğan’a toplumu bu yöndeki bir değişikliğe hazırlamak için iyi bir fırsat sundu. Nitekim, Erdoğan cumhurbaşkanı seçildikten sonra yeni görevini Anayasanın öngördüğü parlamenter modele göre değil de başkancı rejim yönelimine uygun bir tarzda yerine getirmeye başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçildikten hemen sonra izlediği tutumuyla, Anayasanın açık hükmüne aykırı olarak partili (tarafsız-olmayan) cumhurbaşkanı profili çizdi. Vatandaşlar arasında “bizden olan-olmayan” ayrımı yapan, muhalefet liderleriyle polemiğe giren, hatta onları aşağılayan bir cumhurbaşkanını çok-partili dönemde Türkiye ilk defa görüyor.

Dahası, Erdoğan cumhurbaşkanlığına ek olarak hükümet (hatta parti) başkanlığı görevini de üstlenmişe benziyor. İç ve dış politikada hükümeti bağlayan açıklamalar yapmak veya girişimlerde bulunmaktan başka; medyaya yansıyan haberlerden, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kimi önemli kamusal makamlara atama yapma işinde de Başbakana emrivaki yaptığını veya onu bloke ettiğini öğreniyoruz. Son zamanlardaki konuşmalarında dolaylı olarak AKP için oy isteyen Erdoğan’ın, 7 Haziran seçimleri için iktidar partisinin milletvekili adayları listesinin hazırlanmasına müdahil olduğu da söylenmektedir.

Tayyip Erdoğan’ın görünüşte “hükümet sistemi” tercihiyle ilgili olan bu yöneliminin özel olarak üstünde durmamın bir nedeni, agresif üslûplu partizan bir cumhurbaşkanlığı pratiğinin toplumsal gerginlik /ve kutuplaşmayı daha keskin bir hale getirecek olmasıdır ki bunun Türkiye’nin geleceği açısından son derece tehlikeli olduğuna şüphe yoktur. Diğer neden ise, bunun aslında bir rejim meselesi olma istidadı taşımasıdır. Başka bir anlatımla, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı pratiğinin ima ettiği model AKP’nin de Türkiye’ye uygun gördüğü rejim modelinin bir uygulamasıdır. Bu hepimizi kaygılandırmalıdır, çünkü İktidarın adım adım kişiselleş(tiril)mesi yönündeki bu gidişin normal olarak varacağı yer, dediğim gibi, popülist-otoriteryen bir rejimdir.

Son olarak, AKP iktidarının özgürlükçü-çoğulcu demokratik modelden sapmasının onun AB perspektifinden uzaklaşmasıyla atbaşı gitmekte olduğunu da kaydedelim.


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.