Muhtelif Yazar

Çeviri



Alternatif Tarih: Yaşasaydı Demokratik Sosyalizm Nasıl Görünürdü?

Berlin Duvarı’nın hiç yıkılmadığı alternatif bir senaryoya dayalı tarihi bir roman fikrim var. Daha önce yapıldı aslında böyle bir şey ama tartışmaya açık olmakla birlikte pek iyi yapıldığını düşünmüyorum. Aklımdaki alternatif senaryonun arka planı yaklaşık olarak şöyle bir şey:

Doğu Almanya, 1939 baharı. Sosyalist rejim nüfusu kontrol etme kabiliyetini gün geçtikçe yitiriyordu.  Kitlesel protestolar ülkenin dört bir yanında görülmeye başlamıştı. Daha önce benzeri görülmemiş sayıda insan Batı Almanya’ya kaçmakta, ekonomik durum gittikçe daha da kötüleşmekte ve hatta artık Sovyetler Birliği bile bir zaman olduğu kadar güvenilir bir müttefik olmaktan çıkmıştı. (Yazının bundan sonrası tamamen kurgusaldır.)

Doğu Almanya nadir görülen bir aklı selimlik anında gerçekliğin kolektif inkarı çabasından vazgeçip, kendisi açısından oyunun bittiğini kabul eder. Sonrasında geriye iki seçenekleri kalmıştır: ya birkaç ay daha iktidarda kalmak için mücadele edecekler ve olayların şiddet sarmalına girmesini bekleyeceklerdi ya da hemen istifa edip kalan onurlarını koruyacaklardı ve hatta belki bu sayede daha az cezaya çaptırılacaklardı. İkinci seçenekte karar kıldılar. Doğu ve Batı Almanya’daki gözlemciler gerçekleşeceğine hiç inanmasalar da sosyalizmin kodamanları topluca istifa ettiler ve sosyalist devletin kalbinde kocaman bir iktidar boşluğu bırakarak uzaklaştılar.

Protestoların hızlarını kesmemesi üzerine, direnişin en ateşli taraftarlarında görülen bu zayıflık belirtileri daha da artmaya başladı. İktidar herkesin ulaşabileceği bir pozisyon haline geldi ancak o an için herkes iktidarın zehirli bir kadeh olduğunun farkındaydı ve bir yandan da Sosyalist Birlik Partisi küçülmeye devam ediyordu.

Tüm yaşanan bu kaosun ortasında, sosyalizmin Doğu Almanya Anayasası’nda olduğu şekli ile değil de genel bir fikir olduğuna gerçekten inanan bir grup radikal reformist iktidara geldi.  Reformistler statu qo’nun devamıyla değil, daha esnek, daha az hiyerarşik, daha açık ve rahat yeni bir sosyalizm şekline inanıyorlardı. Batı Almanya basını reformistleri ‘Ekonomide ve Perestroika*’daki Steroidler’ olarak tanımlamaya başladı.

Reformistlerin geçici hükümeti ilk olarak göstericilere yapılan şiddetli müdahaleleri sonlandırdı ve hatta doğrudan göstericilerin liderlerine yardım eli uzattı. Eski rejimin dışladığı göstericilerin çoğunluğunun sosyalizmin düşmanı olmadığını ilan ettiler. Demokratikleşme ve sivil özgürlükler için mücadele ettiler ancak yine de ne Batı Almanya ile birleşmeyi ne de kapitalizmin restorasyonunu amaçladılar. Başlardaki çekingenliğe rağmen sonradan reformistler ve göstericilerin liderleri oldukça iyi geçinmeye başladılar. Direnişin bazı öncü isimleri geçici hükümette üst düzey görevlerde bulundular.

Birlikte oldukça radikal bir demokratikleşme planı için bir taslak oluşturdular. Her kesimin nefretini üzerinde toplamayı başaran Doğu Almanya Güvenlik ve Haber Alma Servisi ( STASİ ) dağıtıldı. İfade, basın ve toplantı özgürlüklerinin önündeki engeller kaldırıldı. Sınırlardaki kontroller hafifletildi. Gerçek muhalefet partilerin kurulmasına izin verildi. Volksammer* tarihindeki ilk demokratik seçimler ve Almaya iç sınırının tamamıyla açılışı 1990 yılının Mart ayında yapılmak üzere planlandı. Batı Almanya hükümeti görünüşte kendi mezarını kazan Sosyalist hükümeti neşeyle izliyordu. Ancak seçim günü bir mucize gerçekleşti ve Sosyalist Birlik Partisi ( SED ) oyların %40’ını alarak en güçlü parti olarak kalmayı başardı. Bu durum onlara yakın zamanda yeniden kurulmuş Sosyal Demokrat Parti ve ilk kez kurulmuş Yeşiller Partisi ile koalisyon kurma imkanı verdi. Şaşırtıcı şekilde, daha artması beklenen göç dalgası aksine neredeyse durma noktasına vardı. Tüm çözülmemiş problemlerine rağmen Doğu Almanya vatandaşları sosyalizme bir şans daha tanımışlardı.

Yeni seçilmiş kızıl-kızıl-yeşil koalisyonu ilk olarak ekonominin demokratikleşmesini öngören bir program başlattı. Yeni Ekonomi Bakanı “ Teoride ülkedeki tüm üretim araçlarının yegane sahibi halktır. Ancak halktan birine tüm üretim araçlarını gerçek anlamda kendilerine ait hissedip hissetmediklerini sorduğunuzda size sadece şaşkın şaşkın bakacaklardır. Başından beri yanlış yaptığımız yer tam da burasıdır. Şu an sahip olduğumuz şey bir ‘devlet sahipliği’ sistemi iken ihtiyacımız olan şey ise gerçek bir ‘kamu sahipliği’ sistemidir.” diye açıklama yaptı.

Hükümet sonraki iki yıl boyunca ekonomik hayatın yönetilmesinde daha fazla halk katılımı için dilekçeler için kamusal danışmanlıktan, imza kampanyalarına ve referandumlara kadar sayısız fırsatlar yarattı. Şu ana kadar kapalı kapılar ardında tutulan beş yıllık plan taslağı kamuoyuna açıldı. O günden itibaren Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) başkanı ve vekilleri demokratik seçimler aracılığıyla seçilmeye başlandı. ‘Halk Planlıyor’ isimli yeni sistemde DPT tüm toplantı tutanaklarını düzenli olarak yayınlamayı ve planlama sürecinin çeşitli evrelerinde sivil toplumun farklı kesimlerinin görüşlerini almayı kabul etti.  Her beş yıllık plan taslakları da halkoylaması ardından yürürlüğe konulacaktı.

Kamusal şirketlerin iç yapılanmasında demokratikleşmeye gidildi. Demokratik seçimler aracılığıyla göreve gelen ‘Çalışanlar Meclisi’ ana yönetim fonksiyonlarını devraldı. Meclisin yönetime ilişkin toplantıları halka açıldı ve yönetim düzenli olarak ‘Tüketici Meclisi’ gibi dış paydaşların görüşlerini almayı kabul etti.

Reform sürecinde Doğu Almanya yurtdışındaki demokratik sosyalistler ve anti-totaliter komünistlerin çekim merkezi haline geldi. Hatta şöyle açıklamalar yapılır oldu:  “Geçmişte benim gibi Batı Almanya’da yaşayan sosyalistler ikiyüzlülükle itham edilirdi. İnsanlar eskiden ‘…Eğer sosyalizmi bu kadar çok seviyorsan neden diğer tarafa taşınmıyorsun?’ diye sorarlardı. Artık onlara şöyle cevap veriyorum ‘geçmişte Doğu Almanya’da yaşananlar gerçek sosyalizm değildi ve gerçek sosyalizm hiçbir zaman denenmedi. Ancak şimdilerde gerçek sosyalizmin deneniyor ve o yüzden ben de buraya geldim. “

Yapılan reformların cazibesi Batı Almanya’nın da ötesine ulaştı. Britanya sosyalistlerinin çoğunluğu Margaret Thatcher’in yeni düzenlemelerinden rahatsız olmaya başladılar ve yapılanları İşçi Partisi’nin bir ihaneti olarak değerlendirdiler. Kısa süre içerisinde Doğu Almanya Britanya’dan sürülmüş komünistlerin yurdu haline gelecekti ve yerli halk onları ‘Inselkommunisten’ yani ‘adadan sürülmüş komünistler’ diye adlandırmaya başlayacaktı. Adadan sürülen ilk komünistlerden biri eski muhalefete mensup olan ve Doğu Almanya’yı daha önce çıktığı bir motosiklet turu sayesinde yakinen tanıyan Jeremy Corbyn’dı. 1994 seçimlerinde Corbyn, Volkskammer seçimlerinde milletvekilliği için yarıştı ve Doğu Almanya’nın İngiliz asıllı ilk milletvekili olmayı başardı. Ardından ‘Troçkist İşçi Birliği’ isimli bir grup da onlara katıldı. 1992 yılında ise ‘Kölelikten Çıkış Yolu’ isimli kitabını yayınladı. ‘Doğu Almanya’nın demokratik dönüşümü sosyalizme yapılan neoliberal saldıları nasıl tersine çevirdi?’ konulu anti-kapitalist kitap bir düzineden fazla ödül kazandı.

‘Halk Planlıyor’ reformları hayli coşkulu olsa da kısa süre sonra sona erdi.  Çoğu Doğu Almanya vatandaşı sırf meraktan DPT ve kamusal şirketlerin birkaç bir toplantısına katıldıktan sonra ilgilerini kaybetmeye başladılar. Başlangıçta herkes ekonomiyi ortaklaşa yürütme fikrini çok beğenmiş olsalar da işleri biraz daha yakından görür görmez anladılar ki bahsi geçen işler son derece teknik,  uzmanları dışında kimseye hitap etmeyen ve dahası sıkıcı şeylerdi.  Gayet doğaldır ki çoğu insan bir çelik fabrikasının günbegün nasıl yönetildiğiyle ya da piyasanın o an kaç tane traktöre ihtiyacı olduğu gibi ekonomik hayatın temel sorunlarıyla ilgilenmez. Başlarda yapılan planlardan sonra, ekonomik planlama sürecine katılım oranları 1990 öncesinden bile düşük bir seviyeye doğru hızla inişe geçti. Çoğu sıradan vatandaş ‘Halk Planlıyor’ dan hızla uzaklaşırken, planlama süreci dikkat çekmeye çalışanlar, bilgili ama bir o kadar da sıkıcı insanlar ve başkalarına zorluk çıkarmayı sevenler tarafından domine edilmeye başlandı. Haliyle yetkililer tarafından bu şartlar altında verimli bir planlama yapılamayacağının anlaşılması çok sürmedi. Doğu Almanya yavaş yavaş ve sessizce eski teknokratik ve elitist ekonomi planlama modeline geri döndü.

‘Halk Planlıyor’ sisteminde zamanla bu sistemin mimarlarının sürece dahil olacak insanların tercihlerindeki çeşitlilikleri dikkate almadıkları açığa çıktı. Tüketiciler Meclisi’nden bir grup planlama sürecine etki etmeyi başarsalar da bu sistem iyi organize olan grupların kaynakları kendi projelerine çekmeye çalışmalarından ibaret olan sıfır toplamlı bir oyun olmaktan öteye gitmedi. En çok bilinen başarı hikayesi ise bir grup bira severin British Campaign for Real Ale’nin desteği ile bir araya gelerek kurdukları Biertrinkerkoaliton’ aitti.  Biertrinker’ın DPT’ye bira yapımında kullanılmak üzere daha çok kaynak aktarılması için yaptığı baskılar sonucunda Doğu Almanya birasının üretim miktarında, kalitesinde ve çeşitlerinde ciddi artışlar yaşandı. Doğu Almanya birası özellikle kentli hipsterlar arasında olmak üzere Britanya’da popüler hale gelmeye başladı bunun üzerine Guardian şöyle bir manşet attı: “ Doğu Almanya’nın Bira Devrimi: Sosyalizm ve Halkın İşbirliği Batı’nın Kapitalizmini Yenmeyi Başardı”  Ancak gazetelerin bahsetmediği şey ise birada yaşanan devrimin ekmek gibi aynı girdileri kullanan ama yerel halkta bira severler gibi savunucu grupları bulunmayan diğer ürünlerin miktarından, kalitesinden ve çeşitlerinden yapılan fedakarlıklar pahasına yapıldığıydı.

Neyse sonuç olarak, sosyalist cicim ayları sonsuza kadar sürmedi. Demokratikleşme ve sivil özgürlükler iyiydi, güzeldi ancak Doğu Almanya’nın ekonomik problemlerini çözmeye yetmediler. İnsanlar yeniden Batı Almanya’ya göç etmeye başladılar ki bu sefer daha büyük kitleler halindeydiler. Doğu Almanya’daki değişim üzerine çalışan Batılı bir ekonomist “ Doğu Almanya’da sosyalizmin ekonomik başarısızlıklarıyla karşılaştığımızda Batı’daki sol kanat her zaman Sovyet tarzı sosyalizmin gerçek sosyalizm olmadığını dolayısıyla bu başarısızlıkları solun başarısızlığı olarak göstermenin doğru olmadığı savunmasını yaparlar” diye açıklama yaptı. “Peki, bu ‘gerçek sosyalizm’ tam olarak neydi? Öyleyse Doğu Almanya’da yaşananlar ‘gerçek sosyalizm’ değil miydi? Sol kanattakiler hiçbir zaman hapis cezası korkusuyla bu uygulanan gerçek sosyalizm değildi aforizmasını kullanmadılar. Sadece çok zor durumda kaldıklarında, demokrasi eksikliği ile bir şeyler mırıldandılar: Gerçek sosyalizm demokratiktir, Doğu Almanya’daki değildi. Haklılar aslında ancak Doğu Almanya’nın ekonomik başarısızlığın demokratik bir rejime sahip olmaması ile alakası yoktu. Son zamanlara kadar Güney Kore’de demokratik bir yönetime sahip değildi ama bu onları ekonomilerini olağanüstü rakamlarda büyütmelerine engel olmadı. “

Aslında problem Doğu Almanya’nın bir yandan gerçek bir demokrasi haline gelirken diğer yandan hala eski başarısız sosyalist ekonomiye sahip olmasıydı. İnsanların göç ediyor olmasının asıl sebebi de buydu.

Bu arada tabi ki özgür basın deneyine de pek uzun sürmedi. Bild ve Die Welt gibi bazı Batı Almanya gazeteleri Doğu Almanya’da herkes tarafından erişilebilir hale geldi ama bu gazeteler Doğu Almanya ekonomisinin başarısızlıklarını acımasızca ifşa ediyor ve durmadan Batı Almanya ile birleşilebileceğine dair haberler yapıyorlardı. Yeni Hükümet’in hem yurtiçindeki hem de yurtdışındaki destekçileri bunlardan son derece rahatsız olmaya başladı. Batı Almanya basının amacının Doğu Almanya halkını sosyalizmin restorasyonu için yapılan girişimlere karşı kışkırtmak olduğuna inandırılmışlardı. Ayrıca basın bu yalanlarla halkın kafasını karıştırmasa insanların bu kadar büyük sayılarda göç etmeyeceklerini düşünüyorlardı. Bu durum Hükümet’i aralarında Batı Almanya gazetelerinin de bulunduğu yabancı gazete sahiplerine karşı bir takım kısıtlamalar koymak üzere harekete geçirdi. Eski bir gösterici lideri şimdinin İç İşleri Bakanı şöyle bir açıklama yaptı: “ Tabi ki basın özgürlüğünü destekliyoruz ama biz ayrıca basının yabancı zenginlere değil halka hizmet etmesi gerektiğine de inanıyoruz.“ Bir ‘Denge Raporu Yasası’ yürürlüğe konuldu. Bu yasaya göre Doğu Almanya’daki koşulları eleştiren gazeteler aynı oranda Federal Almanya’daki ve diğer başka kapitalist ülkelerindeki bir takım sorunlardan da bahsetmek zorundaydılar. ‘Düzey Eşitleme Yasası’ ise basındaki aşırı yoğunlaşmanın önüne geçme niyetiyle yapıldı. Yasa her gazete için bir maximum pazar payı belirleyecekti ki ve aslında böylece birçok meşhur Batı Almanya gazetesinin pazar payını ciddi şekilde sınırlayabileceklerdi.

Sınır kontrolleri ise yeniden sıklaştırılmaya başlandı. 1994 yılında Hükümet ‘geçici olarak’ alınacak bir çıkış vergisi getirdi.  Eski bir sivil haklar aktivisti olan yeni Dış İşleri Bakanı: “ Her vatandaşımızın ülkemizden ayrılma ve uygun gördüğü herhangi bir yere yerleşme hakkına saygı duyuyoruz ancak insanlar yıllarca ücretsiz eğitim, sağlık ve altyapı hizmetlerinden yararlandıktan sonra daha fazla cumhuriyetimize katkı vermek istemediklerinde yıllarca aldıkları karşılığında onlardan bir kısmını geri istemenin gayet adil olduğunu düşünmekteyiz.” açıklamasını yaptı.

Başlangıçta insanlar çıkış vergisini ödemek için kredi çekmeye başladılar ancak tüm bankaların sahibi olan devlet bu durumu sonlandırmak için kredi çekme sistemini değiştirdi. 1989 serbest kalmış eski bir siyasi mahkum olan yeni Ekonomi Bakanı ‘Tabi ki herkes ülkeden ayrılmakta özgür ancak bankalardaki paramızı şu an için ekonomimizin ciddi şekilde ihtiyacı olan yatırımları yapabilmek üzere ayırmalıyız. Ülkemiz bir ucundan diğerine yatırıma ihtiyacı olan fabrikalarla doluyken siz benden paramızı ayrıcalıklı bir grubun boş fantezileri için savurmamı mı istiyorsunuz?” açıklaması yaptı.

Halk yeniden huzursuz olurken, küçük küçük de olsa yeni bir protesto hareketi vücut bulmaya başladı. Hükümet onları kapitalizm yaltakçısı olarak itham etti ve Batı Almanya, Britanya ve Amerika tarafından fonlanan çalışmalara yasaklar getirdi.

Her neyse alternatif tarihi arka plandan şimdilik bu kadar. Roman aynı zamanda gizemli bir cinayet, iyi saklanmış sırlar, insan avı, casusluk, aşk, ihanet, intikam gibi şeyler üzerine olacak ama şimdilik sizi o kadar detayla sıkmayalım en iyisi.

 

 ‘20 Years After: The Fall and Rise of Socialism in East Germany’ here.

 

 

 

*Perestroika: SSCB'de 1985'de Gorbaçov tarafından başlatılan, ekonomik açıdan yeniden yapılanma politikasına verilen ad

*Volksammer: Doğu Almanya Parlementosu’nun Almanca adı

 

 

YAZAN:

Dr. Kristian Niemietz

Institute of Economic Affairs

 

ASLINDAN ÇEVİREN:

İsrafil Özkan

Özgürlük Araştırmaları Derneği 


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.