Mustafa Erdoğan

Prof. Dr., Kurucu Üye



Anayasa Değişikliği Referandumu Üzerine Bir Söyleşi

Ülke olarak Evet/Hayır meselesi üzerinden ortadan ikiye bölünmüş ve ülkenin OHAL ile idare edildiği bir süreçte Anayasa Değişikliği Kanunu halk oylamasına sunuldu, 16 Nisan 2017’de oylama gerçekleşecek. Önceleri Türk Tipi Başkanlık Sistemi diye ifade edilen sonra da Cumhurbaşkanlığı (Hükümet) Sistemi’ne evrilen bu değişiklik temelde ne vadediyor? Bu vaatlerin, siyaset bilimi ve anayasa hukuku literatüründeki hükümet sistemlerinden biri olan başkanlık sisteminden ne gibi farkları var?

16 Nisan’da halk oylamasına sunulacak olan anayasa değişikliği paketi başkancı-otoriter bir sistem öngörmektedir. Bunun Latin Amerika’daki benzerlerine “başkancı diktatörlükler” deniyor. Bu bir başkanlık sistemi değildir. Çünkü, başkanlık sisteminin tipik özelliği “kuvvetler ayrılığı”na ve “denetler ve dengeler” esasına dayanmasıdır. Bunların önerdikleri modelde ise seçilmiş başkan sadece yürütme yetkisine sahip değil, aynı zamanda yasama ve yargıyı da kontrol edebilecek durumda. Yani, bir tür kuvvetler birliği modeli sözkonusu burada. Nitekim onlar da bunun bilincinde oldukları için belirttiğiniz uydurma isimlerden medet umuyorlar. “Türk tipi” filân gibi lâfların amacı kitlelerin duygularını sömürmek. Bu adlandırmalar aslında yalanın maskelerinden ibaret, insanları böyle kandırabileceklerini umuyorlar.

Literatürde genellikle demokratik bir başkanlık sisteminin yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde başarılı olduğu ifade ediliyor. Bunun temel sebebi nedir? Güney Amerika uygulamaları neden otoriter sistemler doğurmuştur?

Bunun hem anayasal düzenlemelerden kaynaklanan hem de toplumsal-kültürel zeminin farklı olmasından ileri gelen nedenleri var. Lâtin Amerikan sistemlerinin çoğunda, AKP’nin önerdiğine benzer sapmalar var: başkanın parlamentoyu fesih yetkisine ve güçlü kararnâme yetkilerine sahip olması ve denetim mekanizmalarının zayıflığı gibi. Bunun kadar önemli olan diğer nokta ise, ABD’de başkanlık sistemini demokrasi yönünde besleyen toplumsal-kültürel altyapının Latin Amerika’da olmamasıdır. Bu ülkelerde güçlü şef gelenekleri var; bu, hem hiyerarşik bir devlet-toplum ilişkisini hem de yozlaşmaya çok elverişli “patron-yanaşma” ilişkisini besleyen bir etken. Şef geleneği partilerin yapısını da etkiliyor haliyle.
Keza, Latin Amerika’da de Tocqueville’nin 19. yüzyılın ortalarında Amerika’da gözlediği sivil toplum canlılığı da yok; kişi ve grupların inisiyatif alma, örgütlenme, birlikte iş yapma geleneği zayıf. ABD’de sivil toplumun güçlü olması devletin sivil alana ilişkin iddialarına set çeken en önemli etken. Bunun yanında, çoğu Amerikalı devleti hayırhah bir kurum olarak değil de “zorunlu bir kötülük” olarak görür ki bu da orada “sınırlı devlet” fikrini besliyor. ABD’de başkanlık sisteminin özgürlükçü olarak işlemesinin bir nedeni de, başkanın yürütücüsü olduğu mekezî (federal) devletin görev alanının birçok bakımdan eyaletler lehine kısıtlanmış olmasıdır. Yani orada herkes her şeyi merkezî devletten (hatta “devlet” denen şeyden) beklemez.
Ayrıca, Latin Amerika ülkelerinin çoğundan farklı olarak, ABD’de güçlü bir hukukun üstünlüğü geleneği vardır ve yargı bağımsızlığı da yerleşiktir. Federal Yüksek Mahkeme yarı-kutsal bir makamdır, hukukun otoritesidir. Yargının temel işlevi de bizde olduğu gibi vatandaşlar karşısında daima devleti kayırmak değil, devleti kişilerin özgürlük alanlarından geri püskürtmektir.

Seneler önce 1996’da kaleme almış olduğunuz Başkanlık Sistemini Doğru Tartışmak başlıklı makalenizde Amerikan anayasasının fikir babalarından Thomas Jefferson’un “Bizim uğrunda mücadele ettiğimiz hükümet seçimli bir despotizm olmayıp, özgürlük hislerine dayanmanın yanında, aynı zamanda güçlerin farklı organlar arasında bölünmesini ve dengelenmesini öngören bir hükümet idi; öyle ki bu organların her biri diğer tarafından denetlenip kısıtlanmalı ve kendi hukuki sınırlarını aşmamalıdır” sözünü naklediyorsunuz, gerçek manada organik ve işlevsel olarak Amerika’daki gerçek kuvvetler ayrılığı nedir?

ABD’de organik anlamda kuvvetler ayrılığının var olduğuna şüphe yok. İşlevsel kuvvetler ayrılığı ise Batı Avrupa demokrasilerinde olduğu kadar değilse de bir ölçüde zayıftır. Evet, ABD’de yasama işlevi ile yürütme işlevi farklı ellerdedir ve biri yasa yaparken diğeri yasaları uygulayarak ülkeyi yönetir. Ama eğer Hayek’in eleştirel perspektifi açısından bakarsak, ABD’de bile yasama ve yürütme işlevi sahici anlamda tam olarak ayrılmış sayılamaz. Çünkü bir çok “kanun” sadece şeklen kanundur; bunlar aslında hükümet etmeye ilişkin özgül kararlar gibidir. Hayek’in kendi anlatımıyla, kanun yasama organı tarafından çıkarıldığı için “kanun”dur, yoksa sahici anlamda “kanun” olduğu için yasama organı tarafından çıkarılıyor değildir. Mamafih, yasama organları sadece ABD’de değil, bütün çağdaş demokrasilerde “‘adil davranışın (genel) kuralları”nı koymaktan çok gündelik siyasete ilişkin ayrıntılı düzenlemeler yapan organlardır. Kısaca, yasama ve yürütme işlevleri tanımsalmolarak iç içe geçmiştir bugün.
Yine de, bir bütün olarak bakıldığında ABD sistemi kuvvetler ayrılığını Avrupa’daki parlamenter alternatiflerinden daha fazla kurumlaştırmıştır. Bunda en büyük etkenlerden biri, bu ülkede parti yapılarının zayıf (disiplinsiz) olmasıdır. ABD’nin sisteminin başka bir avantajı da, denge ve denetim mekanizmalarının sistem bakımından vazgeçilmez olması kadar, kuvvetler ayrılığının bütünleyici bir unsuru da olmasıdır.

Siz Türkiye’de nispeten erken denilebilecek zamanlarda başkanlıkla federalizmin eş olarak tartışıldığı zeminde başkanlığı yazan, tartışan kalemlerdendiniz. Tasavvur ettiğinizle bugün sunulan paket arasında ne gibi farklılıklar var?

Evet, 1996 yılında yazmıştım “Başkanlık Sistemini Doğru Tartışmak” diye.
Şimdi, “farklılık” ne kelime, bu yapılmakta olan şey benim tasavvurumdakine hiç benzemiyor bile! Sadece federalizm veya siyasî adem-i merkeziyet ilkesi açısından değil, her bakımdan patolojik bir modelle karşı karşıyayız. Bizimkilerin önerdiğinde, dediğim gibi, en başta kuvvetler ayrılığı ve denetim-denge mekanizmaları yok. Kuvvetler ayrılığının gerektirdiğinin tam tersine, yasama organı ile cumhurbaşkanı seçimleri birleştirilmiştir. Meclis cumhurbaşkanını ve bakanlarını denetleyemeyeceği gibi, yasama yetkisini de cumhurbaşkanıyla paylaşmak zorunda kalacak. Devletin temel teşkilâtını TBMM değil, büyük ölçüde cumhurbaşkanı belirleyecek.
Dikey (mülkî) kuvvetler ayrılığıyla ilgili olarak ise hiçbir hüküm yok bu pakette. Üniter devletler içinde bile artık emsali bulunmayan aşırı merkeziyetçi bir siyasî-idarî yapı olduğu gibi korunuyor.
Ayrıca, yine başkanlık sistemine aykırı olarak, fazladan, cumhurbaşkanının yasama organını feshetme yetkisi var bu öneride. Dahası, “cumhurbaşkanlığı kararnâmesi” adı altında cumhurbaşkanı yasama yetkisine kısmen ortak edilmiş durumda. En önemli hukukî denetim (fren) mekanizması olarak işlev görmesi gereken Anayasa Mahkemesi de neredeyse cumhurbaşkanına bağlanmış bulunuyor. Aynısı HSK aracılığıyla genel olarak yargı için de sözkonusu. Oysa Amerikan modelinde Yüksek Mahkeme bağımsızlığı ve saygınlığıyla hukukun üstünlüğünün önde gelen teminatıdır.
Nihayet, çoğu insan -belki uzmanlar bile- farkında değil ama, bu anayasa değişikliği geçerse, sadece mahkemeler değil, üniversiteler de cumhurbaşkanının kontrolü altına girecek; yani özerk bilim ve üniversite kavramlarını yavaş yavaş unutacağız. Bu, Türkiye’de zaten çok zayıf olan bilimsel gelişme şansının iyice “hâk ile yeksân olması” demek. Kısaca bu model “millet”i, “millet”in işlerini ve “millet”in kaderini tek bir kişiye teslim ve emanet etmeyi öngörüyor.

Başkanlık sisteminde yürütmeyi tek başına uhdesinde tutan başkanla, parlamento ve yargı arasındaki fren ve denge mekanizması (checks and balances) nasıldır ve Türkiye’de de nasıl olması gerekir(di)?

Başkanlık sisteminde yürütme gücü başkanda olmakla
beraber, başkan yürütmeyle ilgili yetkilerini tek başına kullanamaz. Meselâ başkan federal yargıçları, büyükelçileri, hatta kendi “bakanlar”ını bile ancak yasama organının üst kanadını oluşturan Senato’nun onayıyla atayabilir. Senato’nun ayrıca çok güçlü araştırma yetkileri vardır; başkanı rahatsız edip etmediğine bakmaksızın yürütme ve idareyle ilgili her konuyu araştırabilir ve ünvanı ve makamı ne olursa olsun herkesi “sorgulayabilir.” Orada hiç kimsenin bir Senato Komisyonu’nun ifade vermek üzere çağrıldığı bir “hearing” seansına gelmemek gibi bir seçeneği yoktur. Başkanın bütün işlemleri yargı denetimine açıktır (hatta mahkemeler başkana ve bakanlarına emir verebilir) ve çok güçlü bir yargı bağımsızlığı geleneği vardır.
Bu anlattıklarım Türkiye’de eğer samimi olarak sahici bir başkanlık sistemi kurulmak istenirse nelerin yapılması gerektiğini göstermiş olmalıdır. Ek olarak, başkanlık sistemi, halihazırdaki parti yapısının ve seçim sisteminin değiştirilmesi gerektirmektedir. Bu değişikliklerin milletvekillerini bağımsızlaştıracak, onları parti liderliğinin emir eri olmaktan çıkaracak mahiyette olması gerekir. Milletvekili adaylığı parti genel merkezinin inisiyatifinde olmamalı, adaylar demokratik biçimde belirlenmelidir.
Bir de, devlet teşkilâtının adem-i merkeziyet ilkesine uygun olarak yeniden düzenlenmesine ihtiyaç var. Yani, yatay kuvvetler ayrılığı esas olmakla beraber, bu mülkî (dikey) kuvvetler ayrılığıyla da tamamlanırsa, başkanlık sisteminın demokratik şekilde işlemesi kolaylaşmış olur.

İktidar partisinin Cumhurbaşkanlığı (Hükümet) Sistemi ile ilgili iddiası iki ana başlık altında toplanıyor, çift başlılık kalkacak yönetim daha etkili hale gelecek ve yürütme tek elde toplanarak güçlü bir devlet ortaya çıkacak ve bu sayede de bekâ sorunu ortadan kalkacak. Bu söylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önce şunu kesin bir dille belirtmek isterim: Bu anayasa değişikliğinin devletin veya milletin “bekâ”sıyla uzaktan-yakından bir ilgisi yok. Çünkü bugün itibariyle ve yakın gelecekte ne “millet”in ne de devletin bekâsı tehlikede. Bu tehlike lâfı, konuyu bilmeyenleri avlamak için uydurulmuştur. Benim bu türden endişelerim yok ama endişesi olanlar için söylüyorum: Eğer devletin ve milletin bekâsını tehlikeye atacak bir şey olsaydı, bu referandumda “evet” vermek olurdu. Çünkü, milletin kaderini bir tek kişinin ellerine terk etmeyi öngören bu anayasa değişikliği eğer kabul edilirse, o zaman çok uzun olmayan bir zaman zarfında ortada “millet” diye bir şey kalmayabilir, millet diye bildiğiniz bir kuru kalabalığa veya güdülecek bir yığına dönüşebilir. Asıl bundan korkmanız gerekir.
İktidarın diğer iddialarına gelince: Bu değişiklik evet bir anlamda yönetimde “çift-başlılığı” kaldırabilir, ama bunun bedeli bütün bir milletin kaderini tek bir kişinin gelip-geçici heveslerine terk ve teslim etmek olacak. Oysa, günümüzün demokratik devlet anlayışında olması gereken zaten, çift-başlılık da değil hatta çok-başlılıktır. Bunun pratik anlamı kuvvetler ayrılığı ve denetler-dengeler sistemidir; yani, devlet yetkilerinin bölüştürülmesi ve farklı otoritelerin birbirlerini denetleyip frenlemeleridir.
Kaldı ki, Türkiye’nin halihazırda olduğundan daha “etkin” ve “güçlü” bir yürütmeye ihtiyacı yoktur. Son 15 yıldır tek parti iktidardadır ve yapamadığı ve yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Bugünkü etkinlik ve gücüyle bile bizi bunaltmakta olan bir devletin bütün güçlerini neredeyse “kâdir-i mutlak” bir kişiye teslim etmekten daha tehlikeli ne olabilir?

OHAL sürecinde Anayasa değişikliğine gidilmesi eleştirilirken bu eleştirelere karşı genelde iki gerekçe öne çıkıyor; ilki, ülke zorlu bir süreçten geçiyor ve bekâ sorunu var, ikincisi ise mevcut anayasanın OHAL sürecinde anayasa değişikliği yapılmasını yasaklayan bir hükmünün bulunmaması. Bu gerekçeler sizin için ne ifade ediyor? Demokratik bir hukuk devletinde OHAL döneminde anayasa değişikliğine gidilebilir mi?

Olağanüstü hal esnasında anayasa değişikliği yapmanın hiç uygun bir yol olmadığını, hatta bazı demokratik anayasaların bunu yasakladıklarını daha önce yazdım. Nedeni çok basit: Temel hak ve özgürlüklerin herkes tarafından rahatlıkla kullanılabildiği; konuşmanın, görüş ifade etmenin, toplantı ve gösteri düzenlemenin serbest olduğu; medya üzerinde devlet kontrolünün bulunmadığı bir ortamda alabildiğine tartışılıp eleştirilmeden bir anayasa değişkliği yapmak işi “oldu-bitti”ye getirmekten başka bir şey değildir. Ayrıca, olağanüstü dönemde anayasa değişikliğine gitmenin Anayasada yasaklanmamış olması, doğru ve uygun olanın bu olduğu anlamına gelmez.
Öte yandan, ülke şu anda “zorlu” bir süreçten filan geçmiyor; yukarıda belirttiğim gib, Türkiye’nin bekâ sorunu filan da yok. Bunlar iktidarın uydurduğu safsatalardır. Darbe girişimi zaten çoktan atlatılmış bulunuyor; darbecilerin yargılanması için ise olağanüstü hâle ihtiyaç yok. Zaten iktidar da olağanüstü hâli darbecilerle başetmek için değil; muhaliflerini, daha doğrusu kendinden olmayan herkesi tasfiye ederek, Parti ile devletin özdeş olduğu yeni bir statüko yaratmak için kullanıyor.

“Yargının bağımsızlığı” ifadesinin yanına bir de “tarafsızlığı” ibaresini eklemek anayasa değişikliği için popülist bir yaklaşım mıdır? Bu yaklaşımı, Erdoğan’ın “kuvvetler çatışması değil kuvvetler uyumu olacak” ifadesi üzerinden değerlendirir misiniz?

Sanıyorum bu bir “rüşvet-i kelâm”dır. İktidar, yargının bağımlılığını kurumlaştırıp pekiştirmiştir. Dolayısıyla “yargı bağımsızlığı”ndan söz edemez. Onun için ne yapıyor: Yargının sözde “tarafsız” olacağını vaad etmek suretiyle bu konuda bir şey yapmış gibi görünmek istiyor. Mesele budur. Yoksa, bağımsız olmayan yargının “tarafsız” olması nasıl mümkün olabilir ki?…
“Kuvvetler çatışması değil kuvvetler uyumu olacak” ifadesine gelince: Bugün yapılmakta olan bundan da öte bir şey, bu aslında kuvvetlerin uyumu filân değil kaynaşmasıdır. Kaldı ki, bu konuda doğru terim “uyum” değil, “koordinasyon” olabilir. Ama o zaman da bütün kuvvetleri cumhurbaşkanının kontrolüne vermek yerine, Amerikalıların yaptığı gibi “denge ve denetim” mekanizmaları tesis etmek gerekirdi. Bu arada belirteyim, genellikle sanıldığının aksine, ABD anayasasındaki denge ve denetim mekanizmaları sadece kuvvetlerin birbirini frenlemesine değil, aynı zamanda gerektiğinde bunlar arasında işbirliği sağlanmasına da hizmet eder.

Söz konusu değişikliğin suistimalci anayasacılık (abusive constitutionalism) kavramına örnek teşkil ettiğini düşünüyor musunuz?

Baştan beri anlattığım nedenler öyle olduğunu gösteriyor: Bu anayasa değişikliği girişimi anayasal bir usulün kötüye kullanılmasından başka bir şey değildir. Çünkü, bu girişimle yapılmak istenen basit bir hükümet sistemi değişikliğini çok aşmaktadır; bu aslında bir rejim değişikliğidir. Yani anayasanın öngördüğü değiştirme yöntemi anayasal düzeni “başkalaştırmak” (başka bir düzen veya rejime çevirmek”) için kötüye kullanılmaktadır.

16 Nisan’daki referandumun bir referandum değil de plebisit olduğu iddia edilmekte. Buna katılıyor musunuz? Referandum ve plebisit arasındaki fark nedir?

Plebisit’in uluslararası hukuktaki anlamını bir yana bırakırsak, bu referandum iki bakımdan plebisite benziyor. İlk olarak, sadece “Evetçiler” değil, “Hayırcılar”ın da bir kısmı bunu Tayyip Erdoğan’ın oylanması olarak görüyor. Yani, 16 Nisan referandumunda anayasa değişikliği onaylanırsa, bunun Tayyip Erdoğan için bir tür “güvenoyu” demek olacağını düşünüyorlar. İkinci olarak, burada referandum yolunun kötüye kullanılması anlamında da plebisitten söz edilebilir.
Öte yandan, demokratik bir araç olarak referandum, konusu her neyse onun serbest tartışma ortamında ve seçmenlerin doğru bilgilendirilmesi yoluyla halkoyuna sunulması gerekir. Oysa, bu kampanya, devlet imkânlarının ve hatta devlet “otoritesi”nin değişiklik önerisinden yana seferber edildiği bir ortamda ve değişikliğin içeriğinin eleştirilmesine, derinlemesine tartışılmasına imkân vermeyen şartlarda yürütülmektedir. Esasen, olağanüstü halde yapılan hiçbir halk oylaması terimin doğru (demokratik) anlamında referandum değildir.
Bir de şu var: İçinde farklı konularla ilgili hükümler de olan çok uzun bir değişiklik önerileri dizisini tek bir paket halinde “evet-hayır” oylamasına sunmak da demokrasiyle bağdaşmaz. Çünkü, insanlar paketteki bazı önerileri doğru, buna karşılık bazılarını yanlış bulabilirler. Böylece, yurttaşlar tercihlerini madde madde değil de paketin bütünü için yani toptan bir şekilde belirtmeye zorlandıkları için de bu aslında bir halk oylaması değil plebisittir.

2010 Anayasa Değişikliği Referandumu’nda “yetmez ama evet” diyenlerin büyük bir çoğunluğu, bugün “Hayır” diyeceklerini dile getiriyorlar. Bugün siyasi arenada yaşanan tüm gerilimler, çıkmazlar ve hukuksuzlukların “yetkisi/meşruiyeti” 2010’daki referandumda verilmiş “yetmez ama evet”lere dayandırılabilir mi? Ve bugün AKP ve Erdoğan’a yöneltilen eleştiriler 2010 referandumu sürecinde de geçerli değil miydi?

Farkındayım, AKP iktidarının son üç yıldır iyice azıtmış bir baskıcılığa yönelmesini bir süredir 2010 anayasa değişikliğine bağlayanlar var. Açıkça söyleyeyim: Bu bir hurafedir ve kasıtlı olarak uydurulmuştur. AKP gibi “dinci” bir partinin demokratik olarak iktidara gelmiş olsa bile “Atatürk Cumhuriyeti”ni yönetmeye hakkı olmadığını düşünen ve bunu yıllarca yazılı, sözlü ve eylemli olarak haykırmış, hatta bu amaçla askerleri darbeye kışkırtmış olan bir kesimin uydurmasıdır bu.
Bunlar bir de şöyle söylüyorlar: “Biz haklı çıktık, bakın işte siz de bizim bulunduğumuz yere geldiniz!”… Hemen söyleyeyim: Böyle düşünmekle fena halde yanılmaktadırlar. Çünkü, onlar haklı filân çıkmadılar. Haklı çıkmış olmaları için bugün bizim de demokrasi ilkesini reddeden bir noktaya gelmiş olmamız gerekirdi. Oysa biz demokrasiye değil demokrasinin saptırılmasına, yozlaştırılmasına, otoriterizme geçiş için kullanılmasına karşı çıkıyoruz. Biz onların bulunduğu noktaya gelmedik yani, hep aynı yerdeyiz biz: Kimden gelirse gelsin özgürlükçü, çoğulcu demokrasi yönündeki her adımı desteklemek, iktidarın otoriterizme yönelmesine ise karşı çıkmak.
AKP iktidarı bugünkü baskı ve zulmü 2010 anayasa değişikliği sayesinde yapıyor değildir; tam aksine ondan sapıldığı için bunu yapabilmektedir. HSYK’nın 2010 referandumuyla sağlanan anayasal statüsünü, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırmak amacıyla AKP iktidarının nasıl kanunla değiştirdiğini ve partiye bağımlı bir yargı yarattığını hatırlayın.

Anayasa değişikliği hakkında yapılacak bir referandumda toplumun, bu alanda uzun yıllar dirsek çürütmüş, ulusal ve uluslararası alanda söz sahibi olmuş siyaset bilimcileri ve anayasa hukukçularınının görüşlerini dikkate alınması gerekirken, yani işin ehline sorulması gerekirken ünlü bir futbolcunun, bir spor programı yorumcusunun, eğlence programı sunucusunun, şarkıcıların, dizi oyuncularının, müteahhitlerin fikirlerinin dikkate alınmasının temel nedeni nedir?

Hemen şunu belirtmek isterim: Konunun bu şekilde tartışılması yanlış anlaşılmaya müsaittir. Anayasa anayasacıların veya hukukçuların meselesi değildir. Anayasa konusu bütün vatandaşları ilgilendirir; onun için sosyal statüsü, siyasî mevkii, mesleği, uzmanlığı ne olursa olsun herkes bu konuda fikir beyan edebilir, etmelidir. Şu var ki, tartışmanın zemini ve temel kavramları konunun uzmanları tarafından ortaya konmadan yapılacak bir tartışma boş söz yarıştırmaktan, bir tür “kör döğüşü”nden başka bir şey olmaz.
Aynı esas elbette anayasa değişikliği paketinin hazırlanması aşamasında da gözetilmek gerekirdi. Elbette, nihâî karar halk tarafından verilecektir ama uzmanlık bilgisinden gereğince yararlanılmadan hazırlanan bir değişiklik taslağının işte bugün yaşadığımıza benzer sorunlar yaratması mukadderdir. Gerçi, iktidarın hazırlık aşamasında bazı hukukçu akademisyenlerden de yararlandığı anlaşılıyor. Ama sorun şu ki, bunlar zaten meseleye iktidar partisinin perspektifinden bakan kişiler. Ve, bunu söylemek beni de rahatsız ediyor ama, bu meslektaşlarla ilgili sorunun sadece politik tarafgirlik de olmadığı anlaşılıyor. Yine anlaşılıyor ki, peşinen angaje oldukları görüş yüzünden, bu arkadaşlar meseleyi etraflıca, enine-boyuna ele almakta da zaaf göstermişler.

Referandumda evet veya hayır çıkması sonucunda Türkiye’yi olası bir sistem krizi, tıkanma bekliyor mu?

“Evet” sonucu çıkması halinde hükümet bunalımı veya tıkanma anlamında bir kriz değil de rejimin birkaç yıl içinde tamamen otoriterleşmesi çok kuvvetli bir ihtimal. Bu bir tür meşruluk krizi olarak görülebilir. Veya daha doğru bir deyimle, demokrasinin doğasında saklı olan ölümcül paradoksun su yüzüne çıkması da diyebiliriz buna: Demokrasiyi “demokratik” yollardan yararlanarak tahrip etme imkânı. Anayasa değişikliğinin halk tarafından onaylandığı şartlarda bundan nasıl kaçınabiliriz, bilemiyorum.

Referandumdan “hayır” sonucu çıkarsa da işimiz kolay olmayacak maalesef. Bu sonuç, evet belki muhalif demokratik güçlerin derlenip-toparlanmasına ve hatırı sayılır bir alternatif olarak ortaya çıkmasına imkân verebilir. Ama öte yandan, iktidar cenahının, daha doğrusu cumhurbaşkanının hiçbir şey olmamış gibi halihazırdaki fiilî “başkan”cı konumunu sürdürmeye yeltenmesine de yol açabilir. İşte bu durumda çok ciddî bir sistem krizi ortaya çıkar. Bu kriz ise ancak, oluşması muhtemel yeni demokratik bloğun cumhurbaşkanının genel oyla seçilmesine son verecek bir anayasa değişikliğini başarmasıyla aşılabilir. Ama bunun da gerçekleşme ihtimali maalesef çok, çok zayıf.

Anayasal Demokrasi, Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset gibi başucu eserlerinin müellifi olarak otuz seneden fazladır Türkiye’nin yönetim ve hukuk krizlerinde sürekli zihniyet ve toplumsal faktörlere vurgu yapıyorsunuz. Osmanlı anayasacılığından bugüne, gelinen noktada, anayasacılık ve demokrasi bağlamında ülke olarak neredeyiz?

Bu sorunun cevabı, bir önceki sorunuzun cevabında işaret edilen ihtimallerle bağlantılı olarak da düşünülmelidir ama ondan bağımsız olarak genel bir tespitte bulunabilirim: Türkiye’nin anayasal-hukuk devleti olma ve demokratikleşme yolundaki uzun ama kesintili çabası maalesef pek başarılı olamadı. Nitekim, Türkiye’de bugün anayasal devlet, hukukun üstünlüğü, temel insan hakları ve demokratik siyaset fikirleri maalesef halâ yerleşmiş değil.
Türkiye’de devlete halâ hikmet-i hükümet düşüncesi yön veriyor; devlet anlayışımız da modern, Weberyen akılcı-hukukî otorite fikrine uyarlanabilmiş değil. Devlet anlayışımızda modernlik-öncesi fikirlerin -özellikle de patrimoniyal telâkkilerin- halâ çok büyük etkisi var. Düşünün ki, kamu kaynaklarıyla yapılan bir köprüden yararlanmayı, sanki kendi kişisel malvarlığına dâhil bir şeymiş gibi, istese bir grup vatandaşa yasaklayabileciğini ve böyle yapmamakla onlara bir lütufta bulunduğunu ima eden devlet yöneticilerinin olduğu bir ülke burası.
Halâ devleti şanslı bir veya birkaç kişinin başına konan bir tâlih kuşu olarak gören bir kültürümüz var bizim. Siyaseti de o tâlih kuşunun kendi başımıza konmasını sağlama veya “beyt-ül-mal”den nemâlanmak için tâlihli devletlûnun “gözdeleri” olma yarışı olarak görenlerimiz az değil. Türkiye’de halâ, 1876’da olduğu gibi, “Zât-ı hazret-i padişahînin nefs-i hümayûnu(nun) mukaddes” olduğunu düşünen azımsanmayacak büyüklükte bir kitle var.
Kısaca, kültürel altyapımız halâ özgürlükçü-çoğulcu bir demokratik sistem için pek de elverişli değil. Tam da bu yüzden, bırakalım “ileri demokrasi”yi, asgariden medenî bir siyasî birlik oluşturmak istiyorsak, her şeyden önce âdil ve sağlam kurumlara ihtiyacımız var. Başka bir anlatımla, demokrasiden de önce anayasacılığı, âdaleti ve hukukun üstünlüğünü kurumlaştırmaya bakmalıyız.

Son 3-4 yılda adım adım kopmaların yaşandığı, sınırların çizildiği ve 16 Nisan’a doğru da safların iyice belirlendiği Türkiye’deki liberaller arasındaki yol ayrımına konuyu getirmek istiyoruz. Liberalizmin en temel değerlerinde dahi buluşamayan iki zıt kutup var karşımızda. Sorun liberalizmde mi? Taraflarda mı?

Sanıyorum, kastettiğiniz esas olarak Liberal Düşünce Topluluğu‘nun (LDT) akıbetiyle ilgili. Evet, özellikle Gezi olaylarından başlayan süreç Topluluğun dağılmasıyla sonuçlandı. Gerçi bu adı kullanan bir Dernek halâ var ama o isim onlar için tarihsel bir hâtıradan ibaret.
Bildiğiniz gibi, LDT formel bir kuruluş veya bir dernek değildi; aynı temel fikir ve ideallerde buluşanların oluşturduğu gönüllü bir beraberlik formuydu LDT. O bir derneğin değil, liberal bir fikir hareketinin adıydı yani.
Dediğim gibi, Gezi olaylarıyla başlayan süreçte Topluluğun kurucularının ve kuruluşu hemen takip eden katılanlarının tamamına yakını (Mustafa Erdoğan, Kâzım Berzeg, Melih Yürüşen, Veli Kondak, İhsan Dağı, Bican Şahin, Murat Erdoğan…) ayrılarak, 2014 yılında başka katılanlarla (Erdal Türkkan ve Medenî Sungur gibi) birlikte Özgürlük Araştırmaları Derneği‘ni kurdu. İlk ekipten bir tek Atillâ Yayla, aslında dağılmış olan Topluluğun adını kullanmaya devam eden Dernek’te kaldı.
Sorun liberalizmde mi diyorsunuz: Hayır, sorun liberal ilkelerden gitgide sapan Atillâ’nın kendine yeni bir yol çizmesinden ibaret. Bu yol kozmopolitan tasavvur karşıtı, milliyetçi ve devletçi olmak bakımından antiliberal; çoğunluğun kayıtsız şartsız egemenliğini “demokrasi” sanması ve onu anayasacılık ve hukukun üstünlüğü gibi liberal ilkelere tercih etmesi bakımından da illiberal bir yol. Bununla beraber, Atillâ’nın etrafında onu kendileri gibi liberal sanan bir-iki kişinin halâ bulunuyor olması ihtimalini de gözardı ediyor değilim.

Hocam vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Rica ederim, ben teşekkür ederim. Çalışmalarınızda başarılar.



*Bu yazı Sosyal Bilimler Akademi Söyleşileri'nde, genel yayın yönetmeni Talha Dereci ve hukuk editörleri Cem Acer ile Sedat Albayrak tarafından yapılmıştır.


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.