Mustafa Erdoğan

Prof. Dr., Kurucu Üye



BAŞKANLIK SİSTEMİ, DEMOKRASİ VE TÜRKİYE

Başkanlık sistemiyle ilgili tartışmalar Türkiye’nin yaklaşık son otuz yılık siyasî gündeminden hemen hemen hiç düşmedi. Şimdi de AKP’yi yeni anayasa arayışına sevk eden başlıca etkenlerden birinin “başkanlık sistemi”ne geçme isteği olduğu bir süredir yazılıp-söyleniyor. Doğrusu, özellikle Kürt sorununun çözümü sürecine girildiğinden bu yana iktidar partisi çevrelerinden yapılan açıklamalar bu iddiayı büyük ölçüde teyit etmektedir.

 

Nitekim, hükümetin “İmralı”yla yaptığı pazarlığın bir yanında başkanlık sisteminin kabul edilmesi olduğu da yaygın olarak paylaşılan bir kanaat. Esasen, Başbakan Erdoğan’ın gönlünde öteden beri bu “aslan”ın yattığı da sır değil. Şunu en başta vurgulamak gerekiyor: Türkiye’de başkanlık sistemi tartışmaları öteden beri çok sağlıksız bir zeminde gerçekleşti. Çünkü, Türkiye siyasî elitlerinde başkanlık sistemine karşı kökleşmiş bir önyargı var. Bu kesimde yer alanların çoğuna başkanlık sisteminin sözünün edilmesi bile hemen diktatörlüğü çağrıştırıyor. Onun için, akademik söylemde bile parlamentarizmden yana ve başkanlığa karşı adeta skolastik bir inanç var. O kadar ki, birçok kişi “parlamenter demokrasi” terimini “parlamenter sistem artı demokrasi” değil de “parlamentarizm eşittir demokrasi” şeklinde anlıyor. Bunda, başkanlık sistemi taklitlerinin ABD dışındaki birçok yerde başkancı birer diktatörlüğe dönüşmüş olması gerçeğinin etkisi elbette var. Ama bilgisizlik veya kaba cehaletin de bunda etkisi olduğu görmezlikten gelinecek gibi değil. Mesele şu ki, kimi siyasî elitler başkanlık sistemi hakkındaki bu vulger ve yanlış anlayışı kasıtlı olarak pekiştirmeye çalışa geldiler. Başkanlık sisteminin ciddî olarak diktatörlüğe dönüşme riski taşıdığına kani olanları bir yana bırakırsak, sanıyorum başkanlık sistemini kasıtlı olarak karikatürleştirmenin arkasında bazı politik-ideolojik mülâhazalar da var. Bunlardan biri, siyasî yelpazenin “cumhuriyetçi-devletçi” kanadında yer alanlara hâkim olan, koalisyon veya azınlık hükümeti gibi seçeneklerin söz konusu olmadığı muhtemel bir başkanlık sisteminde kendilerinin “orta-sağ” kanatla rekabet etme şanslarının çok zayıf olduğu düşüncesidir. Buna bağlı olarak, başkanlık sisteminde yürütmenin kontrolünü demokratik yoldan ele geçiremeyeceklerine inananlar parlamenter rejimde kendileri için şu veya bu ölçüde bir şans görmektedirler. Ayrıca, parlamenter rejim demokratik iktidarı elde etmeden de sisteme müdahale etme ve onun “değişmezleri”ni sürdürmeye imkân verebilir. Parlamenter sistemin siyasî iktidar değişmelerinden etkilenmeyen, devletçi elitlerin etki kullanabilecekleri, hatta manipüle edebilecekleri gri alanları vardır. Güçlü bir hükümetin olmadığı dönemlerde “devletin devamlılığı” bürokratik elitlerce -ve yerine göre cumhurbaşkanıyla işbirliği halinde sağlanır. Oysa, başkanlık sisteminde yargı ve yasama dışındaki devletin idaresi tümüyle başkanın kontrolündedir, sorumluluğun belirsiz kaldığı alanlar yoktur. Başkan yoksa neredeyse bürokrasi de yoktur. Öyle veya böyle, bugün başkanlık sistemi konusu ciddî olarak gündemde olduğuna göre, bu çerçevede tartışılması gereken başlıca üç sorun ortaya çıkmaktadır ve bunları soğukkanlı bir şekilde ele almak gerekmektedir. İlk olarak, başkanlık sisteminin genel olarak demokratik hükümet sistemleri içindeki yeri gözden geçirilmelidir. İkinci olarak, başkanlık hükümeti sisteminin Türkiye’ye uygunluğu ve uyarlanabilirliği sorununun ele alınması gerekiyor. Nihayet, üçüncü olarak, AKP’nin önerdiği modelin başkanlık sistemiyle ne ölçüde uyuştuğunun tartışılmasına ihtiyaç var.

 

2. HÜKÜMET SİSTEMLERİ İÇİNDE BAŞKANLIK SİSTEMİ

 

Başkanlık sistemi günümüzde uygulanan başlıca hükümet sistemi modellerinden biridir. Başkanlık sisteminin bugün bilinen alternatifleri ise parlamenter sistem, meclis hükümeti sistemi ve yarı-başkanlık sistemidir. “Bugün bilinen” derken kastettiğim, teorik olarak, devlet içinde iktidarın dağılımının başka kombinasyonlarının da mümkün olduğu ve dolayısıyla gelecekte pekâlâ yeni bir hükümet sistemi modelinin ortaya çıkabileceğidir. Nitekim, Fransa’nın 5. Cumhuriyet rejimine Maurice Duverger’nin bu adı koyduğu 1980 yılından önce “yarı-başkanlık” diye bir hükümet sistemi bilinmiyordu. Nitekim, Fransa’da 1958 Anayasasıyla kurulan ve 1962’de cumhurbaşkanının genel oyla seçilmesiyle pekiştirilen rejimi o zamanlar birçok yazar “aksak parlamentarizm” olarak adlandırıyordu.

 

Belirtmek gerekir ki, hükümet sistemleri konusu demokrasiyle doğrudan doğruya ilgili değildir. Çünkü, demokrasi yönetimin yönetenlerin rızasına dayanmasını ve onlara karşı sorumlu olmasını ifade ederken, hükümet sistemleri iktidarın örgütlenme biçimiyle ve onun iç yapısıyla ilgilidir. Hükümet sistemlerinin tanım ve teşhisinde asıl önemli olan, iktidarın devlet organları arasında nasıl dağıldığı ve bu organların birbirleri karşısındaki konumudur. Bu dağılımın niteliği doğrudan doğruya “demokrasi”yle olmaktan ziyade rejimin “liberal” olup olmamasıyla ilgilidir. Başka bir ifadeyle, demokrasi açısından, temel siyasal kararlar halk veya onun temsilcileri tarafından alındığı sürece, yönetim yetkilerinin yöneten organ ve kişiler arasında nasıl dağıtıldığı prensip olarak önemli değildir. Bu demektir ki, demokratik rejim farklı hükümet sistemleriyle bağdaşabilir. Aynı şekilde, hükümet sistemi modellerinin her biri de demokrasiyle bir arada olabilir. Dolayısıyla, Türkiye’de öteden beri yapıldığı gibi, parlamenter sistemin demokrasiyle özdeş olduğunu ima eden popüler –hatta akademik- söylem bilimsel dayanaktan yoksundur. Şu halde, hükümet sistemlerini değerlendirirken göz önünde tutulması gereken asıl nokta, devlet yetkilerinin tek bir organ veya kişide temerküz edip etmediği, tersinden söylersek, yetkilerin farklı organlar arasında ne ölçüde dağıtıldığıdır. Bu nokta, rejimin despotik olmasını önlemek, yani özgürlüğü garanti etmek bakımından önemlidir. Bu ise, açıktır ki, “demokratik” değil, “liberal” bir kaygıdır. Öyleyse, liberal bir rejimin ayırt edici özelliklerinden biri “kuvvetler ayrılığı”dır. Kuvvetler ayrılığı ise biri “yatay” (veya işlevsel) diğeri “dikey” (veya mülkî) olmak üzere iki şekilde gerçekleşir. Yatay kuvvetler ayrılığı devletin üç temel hukukî işlevinin (yasama, yürütme, yargılama) farklı organların yetkisine verilmesini gerektirir. Dikey kuvvetler ayrılığı ise devletin adem-i merkeziyet ilkesine göre örgütlenmesi anlamına gelir. Adem-i merkeziyet de derece derecedir; sahici yerel yönetimlerden başlayıp federasyona kadar gider. 

 

Bilinen hükümet sistemleri arasında hem işlevsel hem de mülkî anlamda kuvvetler ayrılığına en uygun olan başkanlık sistemidir. Amerika örneğinde, ayrıca, kuvvetlerin mülkî anlamda (dikey) ayrılığı federasyon boyutuna vardırılmış olmakla beraber, bunun başkanlık sistemi modelinin tanımlayıcı bir özellik olup olmadığı tartışmalı bir husustur.

 

Meclis hükümeti sisteminde yasama ve yürütme (hatta bazan yargı da) tek elde toplandığı için bu modelde kuvvetler ayrılığı yoktur; dolayısıyla meclis hükümeti sistemi demokrasiyle pekâlâ bağdaşabilirken, bunun “liberal” bir demokrasi olması şansa kalmıştır. İsviçre demokrasisi örneğinde meclis hükümetinin liberal bir rejimle bir arada olması bu ülkenin özgül kültürel-tarihsel bağlamıyla ilgili olsa gerektir. 

 

Parlamenter hükümet sistemi de soyut model olarak alındığında kuvvetler ayrılığına pek uygun değildir. Çünkü, bu sistemde yasama ile yürütme hukuken ve işlevsel olarak birbirinden ayrılmış olsalar da, yürütme yasamanın içinden çıktığı için her iki işleve de aynı siyasî çoğunluk hakimdir. Koalisyon veya azınlık hükümetlerini zorunlu kılan, parlamentoda bir partinin çoğunluğa sahip olmaması durumunda yasama yürütme karşısında bir ölçüde özerk olabilir, ama bu durum hem uzun süremez hem de genellikle sistemi istikrarsızlığa ve hatta kilitlenmeye sürükleyebilir. Buna karşılık, bir partinin yasama organında çoğunluğa sahip olması durumunda, yasama ve yürütme çoğunluk partisi aracılığıyla pratikte tek bir kuvvet olarak işlerler. Böylece, yasama sürecine de tek-parti hükümetinin iradesi hâkim olur. Böyle bir durumda, gerçekte başbakan her iki organı da kontrol eder. Bu gibi durumlarda sistemin demokratik bir diktatörlüğe dönüşmemesi ancak başta yargı bağımsızlığı olmak üzere hukuk devletinin ve temel hakların sağlam anayasal ve kültürel dayanakları bulunmasına bağlıdır.  Yarı başkanlık sistemi ise parlamenter sisteme nispetle kuvvetler ayrılığına daha elverişli olmakla beraber, bunun da yürütme içinde yarattığı gerçek iki-başlılık yüzünden sistem her an kilitlenebilir. Fransa’da iki-başlı yürütmenin ve seçimle gelen güçlü cumhurbaşkanının demokratik meşruluk bakımından sadece hükümetle değil parlamentoyla da yarışmasının devlet sistemini kilitlemesinin üstesinden şans eseri gelinmiş olabilir, ama aynısının başka ülkelerde de gerçekleşeceğinin garantisi yoktur. Aynı şartların mevcut olmadığı başka yerlerde sistemin kendi içinde barındırdığı bu yapısal gerilimin bir yürütme diktatörlüğüne dönüşmesi de kuvvetli bir ihtimaldir. Bu ihtimal, özellikle cumhurbaşkanının yasama organını feshetme, olağanüstü durum ilân etme ve yargıya vesayet etme yetkisine sahip olması durumunda çok daha güçlüdür.

 

Nihayet başkanlık sistemine gelince; bu modelin ayırt edici özelliği kuvvetler ayrılığına dayanmasıdır. Başka bir anlatımla, bu sistemde kuvvetler ayrılığı parlamenter rejimden çok daha sahicidir. Çünkü, başkanlık sisteminde yasama seçilmiş başkanın uhdesinde olan yürütmeden hem işlevsel hem de organik olarak ayrıdır. Ancak, bu ayrılık iki organ arasındaki bazı işbirliği ve karşılıklı dengeleme mekanizmalarıyla bir ölçüde yumuşatılmıştır. Nitekim başkan esas olarak parlamentoya ait olan yasama işlevine hem katılır (onay) hem de onu gerektiğinde frenler (veto); buna karşılık yasama organı da başkanın (bakanları dahil) atamalarını onaylamak suretiyle yürütme üzerinde fren işlevi görür, hatta son derece istisnaî de olsa başkanı anayasal olarak azledebilir. Buna karşılık, kuvvetler ayrılığının bir gereği olarak başkan yasamayı feshedemez. Bu arada, Amerikan örneğinde yasamanın üst kanadını oluşturan Senatonun varlığının –genel olarak iki meclislilik her ne kadar hükümet sisteminin başkanlık olmasının değil fakat federalizmin bir gereği ise de- federalizmin bu organa sağladığı bağımsız konumun onun yürütmeyi etkin olarak frenleyebilmesine de imkân veren önemli etkenlerden biri olduğunu vurgulamak gerekir.  Amerikan örneğinde yasama-yürütme ayrılığını garanti eden diğer önemli bir etken, bu sistemde hem partilerin iç dayanışmalarının ve disiplinlerinin zayıf olması hem de parti örgütlerinin aday belirleme sürecinin parti merkez örgütünün sıkı denetiminde olmamasıdır. Böylece, temsilciler ve senatörler mensup oldukları partiler karşısında oldukça bağımsız hareket edebilmektedirler. Mamafih, senatörlerin bağımsızlığını kolaylaştıran asıl etken, onların partilerinden çok eyaletlerini temsil ediyor olmalarıdır.  Kısaca, bu sistemde yasama organında başkanın partisi çoğunlukta olsa bile bu ikisini merkezî olarak koordine eden güçlü bir parti örgütünün bulunmaması kuvvetler ayrılığını mümkün kılan önemli etkenlerden biridir. Başka bir etken de yasama ve yürütmenin seçim dönemlerinin farklılaştırılmış olmasıdır. Öte yandan, federal yargıçlar yasama ve yürütmenin ortak inisiyatifiyle atanırlarsa da, yargı işlevsel olarak tamamen bağımsızdır. Ancak, Amerikan örneğinde yargının güçlü olmasının kültürel temelleri de vardır, yargıya duyulan saygı gıpta edilecek düzeydedir.

 

3. BAŞKANLIK SİSTEMİ TÜRKİYE’YE UYARLANABİLİR Mİ?

 

Şimdi, anayasal düzenleme yoluyla Türkiye’de de kâğıt üstünde pekalâ kuvvetler ayrılığına dayanan bir başkanlık hükümeti sistemi kurulabilir. Yasama işlevini seçilmiş bir meclise, yürütme işlevini yine seçilmiş bir başkana veren ve bunların seçim dönemlerini farklılaştıran, ayrıca güçlü ve bağımsız bir yargı öngören bir anayasa yapmak elbette mümkündür. Hatta bu anayasaya, Amerikan örneğinde olduğu gibi, yasama ile yürütme arasında karşılıklı işbirliği ve denetim mekanizmaları da eklenebilir. Ne var ki, böyle yapmakla gerçekte bir başkanlık sistemi kurmuş olacağımızdan emin olamayız. Çünkü herhangi bir hükümet sistemi sadece anayasal ve yasal düzenlemelerle kurulamaz. En başta, yasama-yürütme ayrılığının sağlanması kâğıt üstündeki anayasal model kadar, hatta belki de ondan daha fazla, ilgili ülkenin siyasal gerçekliğine de bağlıdır. Ülkenin genel siyasal kültürü ve bu arada elit siyasal kültürü de şüphesiz bu gerçekliğe dâhildir. Bu gerçeklik siyasi parti yapılarını, partiler arası ilişkileri, toplumda ve siyasetteki ideolojik ayrışmaların yapısını, uzlaşma kültürünün gücünü ve parti taraftarlığının anlamını da kapsar. Seçim sistemi ve daha özel olarak da aday belirleme mekanizmaları da hükümet sisteminin niteliğini etkileyen siyasal gerçekliğin bir parçasıdır. Bütün bunlara bakarak, Türkiye’de sahici bir başkanlık sistemi kurmanın hiç de kolay olmadığını düşünüyorum. Özellikle de Türkiye’de hâli hazırdaki parti yapısı ve seçim ve aday belirleme sistemi devam ettiği sürece, başkanlık sisteminin karakteristik özelliği olan yasama-yürütme ayrılığını gerçekleştirmek imkânsız gibidir. Türkiye’deki parti yapısında Başkan seçilen kişinin aynı zamanda çoğunluk partisinin de lideri konumunda olması kaçınılmazdır ve liderin gücü milletvekili adaylarını belirlemek ve milletvekillerine yaptırım uygulamak dâhil birçok kritik konuları kapsamaktadır. Bundan dolayı, Başkanın güçlü, disiplinli ve merkeziyetçi parti örgütü aracılığıyla partisinin yasama kanadını da kontrol etmesi işten bile değildir. Yürütmeden bağımsız davranamayan bir parlamentonun ise bırakınız başkanı denetlemesini/frenlemesini, bu durumun yasama ile yürütmenin fiilen birliğiyle veya özdeşleşmesiyle sonuçlanması kuvvetli bir ihtimaldir. Bu durumda, yasama organı aynen parlamenter sistemde olduğu gibi yürütmenin otomatik onay makamına dönüşecek demektir. Bu durum parti merkezinin aday belirleme sistemini kontrol etmesini önleyen düzenlemelerle ve/veya dar bölge seçim sistemine geçilmesiyle belki kısmen değiştirilebilir. Ama bu durumda da ülkemizdeki siyasal kültürde hâkim olan liderlik algısının ve itaat kültürünün bu değişmeye direnmeyi kolaylaştıracağını da unutmamak gerekiyor. Bu noktada, Başkana karşı bir fren işlevi görmesine imkân vermek üzere, yasama organının üst kanadının çoğunluk partisinin iradesinden bağımsız olarak hareket etmesini sağlayacak iki-meclisli bir sisteme geçilmesi de düşünülebilir. Ama bunu eğer demokrasi ilkesine bağlı kalarak yapacaksak, o zaman Amerikan Senato’sunun eyaletleri temsil etmesini çağrıştıracak bir kısmî özerklik veya güçlü adem-i merkeziyet sistemine geçilmesine ihtiyaç olacaktır. Bu şekilde adem-i merkeziyetçi bir idarî teşkilâtlanma, öte yandan, siyasî-idarî yetkilerin merkezde (başkanda) toplanmasını da bir ölçüde engelleyerek, başkanlık sisteminin popülist bir diktatörlüğe dönüşmesinin de önüne geçilebilir. Amerikan sisteminde başkanlığın böyle bir tehlike içermemesinin bir nedeninin de başkanın yetkilerinin federal düzeyle ve daha çok dış siyasetle ilgili konularla sınırlı olması olduğunu unutmamak gerekir. Kişisel diktatörlük ihtimaline karşı başka bir güvence de bağımsız ve güçlü bir yargının kurulması olurdu. Bu ise en başta, yargı teşkilâtının üst yönetiminin başkanın ve/veya yürütmeyi kontrol eden siyasî çoğunluğun vesayeti altında olmamasını gerektirir.

 

4. AKP’NİN ÖNERDİĞİ BAŞKANLIK SİSTEMİ MİDİR?

 

Şimdi de bu değerlendirmeler ışığında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin başkanlık sistemini öngördüğü söylenen anayasa önerisine bir göz atalım. Bu önerinin gerçekten de bir başkanlık sistemi modeline göre oluşturulmuş olup olmadığını tespit etmek için, öncelikle bu öneride başkanın statüsünün ve yasama ile ilişkilerinin nasıl düzenlendiğine bakmak gerekiyor. Bu açıdan özellikle şu noktalar dikkati çekmektedir:

 

1. Başkan (“seçimlerin yenilenmesi” adı altında) TBMM’yi feshetme yetkisine sahip ve bu yetki hiçbir kayıt veya şarta tâbi değil. Tuhaf bir şekilde, TBMM de aynı şekilde başkanın görev dönemini sonlandırabilir: Kendisini de seçime götürecek şekilde de olsa, Başkanın TBMM’nin seçimlerini yenileyebilmesi, onun devlet içindeki siyasî dengeleri tek başına değiştirebilmesi ve hasbelkader yasama organında muhalif bir çoğunluk var idiyse onu da devre dışı bırakabilmesi anlamına gelmektedir. Bunun başkanlık sistemiyle bağdaşmayacağı açıktır.

 

2. TBMM ve başkanlık seçimleri birlikte yapılır: Kuvvetler ayrılığı başkanlık sisteminin ayırt edici özelliği olduğuna göre, bu düzenleme de başkanlık sisteminin mantığına tümüyle aykırıdır. Çünkü bu, başkanın yasama organında kendisiyle aynı görüşte olan bir çoğunluk sağlamasını amaçlamaktadır ki böyle bir durumda yasama organının başkanı etkili bir şekilde denetlemesi mümkün olmaz. Daha da ötesi, bu şekilde oluşacak bir yasama-yürütme ittifakı kolaylıkla sistemi bir çoğunluk diktatörlüğüne sürükleyebilir.

 

3. Başkan “devlet başkanı” sıfatıyla sadece temsilî yetkilere değil, aynı zamanda anayasal kurumlar üzerinde gözetim yetkisine de sahip olacak: Bu da başkanlık sistemine aykırıdır. Çünkü, sahici bir başkanlık sisteminde Başkan sadece yürütmeye bağlı idarî teşkilât üzerinde gözetim (ve denetim) yetkisine sahiptir. Oysa bu hüküm Başkanın yasama ve yargı üzerinde de bir vesayet makamı olmasını öngörmektedir.

 

4. Başkan bakanları ve kamu yöneticilerini tek başına atar, yani bu atamalar Amerika’da olduğu gibi yasamanın onayına tâbi değildir. Ayrıca Başkana kanunlarla da başka seçme ve atama yetkileri verilebilir: Oysa, başkanlık sistemi yasama ile yürütmenin sadece birbirinden ayrılmasını değil, bunların birbirlerini frenleyebilmesini de gerektirir. Bu nedenle, Başkanın atamalarının hiç değilse bir bölümünün yasamanın onayına bağlı tutulması daha uygun olurdu.

 

5. Başkan kararname çıkarabilir: Başkanın bu yetkisi onun “genel siyaset”i belirleme genel yetkisinin doğal bir sonucu olarak görülebilirse de; kanunlarda belli bir konuyla ilgili “açık hükümler” bulunmadığını ileri sürerek, Başkan bu yolla yasama alanına müdahale edebilir ve bunu alışkanlık haline getirip ülkeyi kararnamelerle yönetmeye kalkabilir. Bu, başkanın kısmen de olsa aslî yasama yetkisine sahip olması demektir ki, bu başkanlık sistemine olduğu kadar genel demokratik rejim anlayışına da aykırıdır. Gerçi, TBMM’nin kanunlara aykırı kararnamelerin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurabileceği akla gelebilirse de, Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinin yarısını Başkanın seçeceği düşünülürse, bu da bir çözüm olmayabilir.

 

6. Başkan sıkıyönetim ve olağanüstü hal ilân edebilir, bu dönemlere özgü kararname çıkarabilir: Başkanın yasama organının onayı olmadan istisnaî rejime geçebilmesi ve bu dönemlere özgü kararname çıkarabilmesi onun parlamentoyu fiilen devre dışı bırakabilmesine kapı açmaktadır. Dahası, Başkanın bu dönemlerde yasama organını feshetmesini yasaklayan bir düzenleme de öngörülmediğine göre, Başkan isterse belirsiz bir süre için ülkede devlet yönetimini tümüyle ele alarak bir “anayasal diktatörlük” kurabilecektir.

 

7.Başkan YÖK üyelerinin yarısını ve bütün üniversite rektörlerini seçer: Bu konudaki tercihin, rejimin başkanlık sistemi olup olmamasıyla doğrudan doğuya değilse de, Başkanda çok fazla güç toplanmasına yol açması bakımından dolaylı olarak ilgisi vardır. Ama şurası kesin ki, AKP’nin -12 Eylülcü zihniyetin bir devamı olacak şekilde- üniversiteler üstündeki siyasî-idarî vesayeti sürdürmeye kararlı olduğunu gösteren bu düzenleme çoğulcu-demokratik rejim anlayışına aykırıdır.

 

8. Başkan Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay’ın, Yargıtay’ın ve HSYK’nın üyelerinin yarısını seçer: Bundan, üniversiteler için söz konusu olan vesayet altında olma durumunun yargı için de geçerli olacağı anlaşılmaktadır. Başkanlık sisteminde bağımsız ve güçlü bir yargı sistemin iç dengesi açısından son derece hayatî bir unsur iken, üstelik olağan bir başkanlık sistemindekinden çok daha güçlü bir Başkan öngören bir anayasada sistemin olması gereken denetim ayağı da denetlenecek olan organın kontrolüne verilmektedir ki, bunun sakıncası izahtan varestedir.

 

9. Başkan kanunların yürürlükten kaldırılması için halk oylamasına gidebilir: Bu hüküm de başkanlık sistemiyle bağdaşabilir görünmüyor. Esasen, yürütmenin başının genel oyla göreve geldiği hükümet sistemlerinde, seçilmiş başkan veya cumhurbaşkanının halk oylamasına başvurma yetkisine sahip olması genel olarak popülist diktatörlük eğilimlerini güçlendiren bir etkendir. Ayrıca, başkan karşısında bağımsız davranabilecek, güçlü bir yasama organının varlığına ihtiyaç gösteren başkanlık sisteminde, kanunların başkanın inisiyatifine bağlı olarak yürürlükten kaldırılabilmesi kanun fikrinin olduğu kadar yasama organının da saygınlığını baltalayabilir ve dolayısıyla bu organın sistem içindeki etkililiğini ciddî olarak zedeleyebilir. Bütün bunlara bakarak, AKP’nin önerdiği modele başkanlık sistemi denemeyeceği rahatlıkla söylenebilir. Arka planında “iktidarın kişiselleştirilmesi” saiki bulunan bu öneri daha ziyade “Başkancı” denen ve güçlü popülist diktatörlük potansiyeli içeren rejim modeline benzemektedir. Şu noktayı özellikle vurgulama ihtiyacı duyuyorum: Ben başkanlık sistemine prensip olarak taraftar birisi olmama rağmen, yukarıda açıkladığım gibi, bu modelin Türkiye’ye uyarlanması hiç de kolay değildir. Oysa AKP’nin önerdiği sistem aslında başkanlık sistemi bile değildir. Bu gerçek karşısında, siyasî kültür olarak tekçi bir” millî irade” fikriyle birlikte “çoğunlukçu demokrasi” anlayışının, kişi kültünün ve güçlü, disiplinli ve merkeziyetçi parti örgütlerinin baskın olduğu Türkiye siyasetinde bu öneriden çoğulcu-demokratik bir rejimin çıkması bana neredeyse imkânsız görünmektedir.

 

Bu yazının aslı Yeni Türkiye dergisinin 51. sayısında yayınlanmıştır.​


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.