ÖAD

FRA



Büyüme, Zorla Yaratılmayan Eşitlik ve Yoksullukla Mücadele

Amerika Birleşik Devletleri’nde ekonomik eşitsizlik konusuna duyulan öfke başkanlık seçimlerinde yaşanan tartışmaların odağındaydı. Konuya ilişkin olarak siyasi yelpazenin her yanında şiddetli tartışmalar sürdürülürken, konuya dair doğru ve anlaşılabilir bilginin ise aynı oranda yaygın olmadığını gördük.

Eşitsizlik konusunda yıllardır bir bilgi eksikliği sorunu bulunmaktadır. Örneğin, tanımı belirsiz bir "yoksulluk ve eşitsizliği ortadan kaldırma” amacı 1970 yılında kabul edilen Illinois Eyalet Anayasasında bile yer almıştır.

Herkesin ortadan kaldırmaya can attığı ve söylendiğinde kulağa oldukça hoş gelen yoksulluk ve eşitsizlik arasındaki bağlantıyı unutmak ne mümkün ama bir de şöyle düşünün:

Yoksulluğun ortadan kaldırılması tabii ki de sevindirici bir olaydır ve büyük bir mutlulukla söylemeliyim ki zaten küresel ölçekte yoksulluk gittikçe azalmaktadır. Dünya Bankası, yoksullar arasında insan onuruna yakışır bir hayat için gerekli temel malzemelere ulaşabilme imkanlarının tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar arttığını bildirmektedir.

Kısa bir zaman önce sefaletin hüküm sürdüğü Şangay şu an yolları ve köprüleri ile ABD’nin en modern kesimlerinden biri haline geldi. Hindistan’ın reel geliri her 10 yılda bir iki katına çıkarken Sahra altı Afrika da bile büyüme görülmeye başlandı. Gelişmiş ülkelerde yaşayan yoksulların durumu ise 1970’dekine göre çok daha iyi; artık daha iyi yiyecek ve sağlık hizmetlerine sahipler ve o zamanlar lüks olan klima gibi olanaklara da kolaylıkla erişebiliyorlar.

Peki, gerçekten eşitsizlik ile mücadele ederek yoksullara yardım edebilir miyiz?

İngiliz romancı Anthony Trollope 1867 yılında yayınlanan “Phineas Finn” adlı romanında bu soruya bir cevap vermiştir. Kitaptaki kadın kahraman “kadın ve erkek eşitliğini sağlamak” “siyasal teorimizin asıl amacıdır” der. Kahramanımızın daha radikal ve daha ileri görüşlü arkadaşı ise bu söze “Hayır!” diye cevap verir ve devam eder: “Eşitlik duyanı korkutan çirkin bir söz. İyi bir insan kendisinden daha aşağıda olanları da kendi seviyesine çıkarmak için uğraşmalıdır.” Ben de bu söze şöyle bir ekleme yapabilirim: “Yoksulluğu ortadan kaldırabilmek için servet dağılım mekanizmalarının serbestçe çalışmasına izin verin.”

Ekonomik büyüme 1800’lerden bugüne aralıksız sürmektedir. O günden bugüne başat sorunlardan olan eşitsizlik ise dünya üzerindeki sefaleti ortadan kaldırma çabaları ile sorun olmaktan çıkarılmaya doğru gitmektedir. Yoksullar için temel ihtiyaç maddelerine erişimde sağlanan ilerlemeler, bugün zenginler tarafından kaç tane pahalı marka saat alınıyor oluşuna yapılan atıflardan daha önemli hale gelmiştir.

Etik olarak asıl önemli olan noktalar günümüzde artık yoksulların başlarını sokabilecekleri bir evleri, doyabilecekleri kadar yiyecekleri, okuma-yazma öğrenme ve oy kullanma imkanları ile polis ve mahkemeler tarafından zenginlerle eşit muamele görme olanağına sahip olmalarıdır. Yoksullarla zenginlerin eşit oy hakkını sahip olmaları ve yoksullara ya da kimsesizlere karşı polis şiddetinin durdurulması gerçekten dikkat etmemiz gereken hususlardır. Ancak bunların yerine bizim tüm enerjimizi harcadığımız insanların sahip olduğu pahalı saatlerin sayılarını sınırlama çabalarının bize hiçbir faydası yoktur ve olmayacaktır.

Princeton Üniversitesi’den felsefeci Harry Frankfurt şöyle der: “Ekonomik eşitlik herhangi bir özel ahlaki öneme sahip değildir.” Ekonomik eşitliği sağlamaya çalışmak yerine Trollep’un radikal liberalinin yapacağı şekilde, yoksulların Mr. Frankfurt’un insanın insan onuruna yakışır bir hayat sürmesi için “yeterli” dediği seviyeye çıkarılması gerekmektedir.

John Rawls ise bu konudaki görüşlerini kendi yarattığı “Farklılık İlkesi” üzerinden açıklar. “Eğer zengin bir insanın girişimciliğinden doğacak zenginlik, yoksulların durumunu iyileştirecekse girişimcinin daha yüksek gelire sahip olmasının benim açımdan hiçbir sakıncası yoktur.”

Servetin dışardan bakıldığında sergilediği o şaşalı görüntü başkalarına görgüsüzce ve sinir bozucu gelebilir ancak bu başkalarının mal varlıklarına el koyma amacı gütmeyen hiçbir kamu politikasının kendisine dert edinmesi gereken bir konu değildir.

Yoksulluk hiçbir zaman iyi bir şey olmamıştır ancak ekonomik farklılık başta olmak üzere farklılık genelde iyidir. Bu yüzden New Yorklular ile Kaliforniyalılar ya da Shanghai’daki insanlar birbirileri ile ticaret yaparlar ve yine bu yüzden dış ticarete karşı alınan politik tavır çocukça ve anlamsızdır. Biz yine bu yüzden birbirimizle iletişim kurarız, bu yüzden bugün tanınmış onlarca farklı yabancı yazarın büyük romanlarından ve biyografilerinden oluşan o güzel yılları yaşıyoruz. Bu yüzden çeşitlilik iyidir, bizi mutlu eder ya da etmelidir deriz.

Ekonomik eşitliğe odaklanmaya karşı yapılabilecek itirazlardan biri aslında böyle bir şeyin büyük bir toplumda, adil ve gözle görülebilir bir şekilde gerçekleştirilemeyecek olmasıdır. Bir pizzayı arkadaşlarınıza eşit şekilde paylaştırabilirsiniz ve kimse bu durumun eşitliğinden şüphe etmez. Ancak iş bölümünün ve uzmanlaşmanın olduğu dinamik bir ekonomide temel ihtiyaçların ve siyasal hakların ötesindeki konularda tam eşitliği sağlamak mümkün değildir. Toplumun bir kesimin iyiliği için diğer kesimin haklarının ve zenginliklerinin zorla ellerinden alınması gerekecektir. Bunu yapabilmek için de kendi çıkarlarının peşinde olan insanların hükümetlerine serveti nasıl dağıtacağı konusunda güvenmek ise tam bir naiflik örneği olacaktır.

Bir diğer sorun ise kesintilerin ürünün miktarında azalmaya sebep olmasıdır. Ekonomide insanları birtakım ödüller kazanabilecekleri aktivitelerin sayılarını artırmaları konusunda desteklemeliyiz. Eğer bir taksi şoförü ile bir beyin cerrahı aynı miktarda para kazanırsa, beyin cerrahı olabilmek için onca çabaya katlanacak insana ve dolayısı ile yeteri kadar beyin cerrahına sahip olmamız mümkün olmaz. Bu durum bizi neden mi rahatsız ediyor? Merkezi bir planlama doğru insanları doğru işlere yerleştirebilir mi dersiniz? Soruya cevabınız evetse size zorla gerçekleştirilmeye çalışılan eşitlik denemelerinin çoğunda gördüğümüz üzere bu tarz çözümlerin şiddete ve mucizelere muhtaç olduğunu söylemek durumundayım. Bir mucize gibi görülerek zorla gerçekleştirilmeye çalışılan bu çözüm şiddetin hiçbir türünden kaçınılmayarak Stalin Rusya’sında ve Mao Çin’in de denenmiştir.

Bir çoğumuzun sosyalizm ile bir duygu ortaklığı vardır sebebi de mutlu ailemizde annelerimizin birer merkezi planlamacı gibi davranıyor olmasıdır. Mutlu ve huzurlu bir ailede işlerin paylaşılması son derece güzel bir olaydır. Ancak liberal bir toplumda yetişkin bireylerin ihtiyaçlarını elde etme yolu böyle olamaz. Özgür ve yetişkin bireyler ihtiyaçlarını başkaları için mal ve hizmet üreterek ve bunları gönüllü mübadeleler ile değiştirerek karşılarlar. Sıfır toplamlı bir dünyada sadece doğanın kendilerine verdikleriyle tüm ihtiyaçlarını karşılamayı beklemezler.

Bill Gates gibi milyonerlerden devlet zoruyla servetlerinin bir kısmını alarak evsizlere ve kimsesizlere verebiliriz ve böylece daha fazla eşitlik sağlamış oluruz. (ki zaten Bill Gates servetini bu tarz bağışlar için harcıyor.) Kamulaştırmanın verdiği güçle hepimiz şiddetin minimuma indirildiği güvenli bir ağa dahil olabiliriz ve aslında olmalıyız da.

Aritmetik olarak, zenginlerin mallarını kamulaştırma yoluyla alarak yoksullara dağıtmak yoksulların durumunda pek de kayda değer bir iyileştirme sağlamaz. Eğer gelir dağıtım tablosunda en üste yer alan %20’nin her birinin tüm servetini alıp tabloda altta yer alan %80’lik kesime dağıtsanız bile tabanda yer alanların gelirinde sadece 25’er sentlik bir iyileştirme sağlayabiliriz. Eğer milyarderler arasından sadece en zenginlerini seçip servetlerini dağıtırsanız tabanda yer alanların durumlarında yaşanacak iyileşme daha da az olacaktır. Ayrıca milyarderlerin tüm servetlerini elinden alıp yoksullara dağıtma işini sadece bir kez yapabilirsiniz. Tüm malvarlıkları kamulaştırılmış zenginlerin bir kere daha aynı olaya maruz kalmak için ortaya çıkacaklarını bekleyemeyiz. Ayrıca zaten servetlerinin çoğu devlet tarafından ellerinden alındığında zor duruma düşecek olan zenginlerin sonraki yıl eksilen servetlerinin yerine yenisini koymaları zorlaşacaktır. Özgür bir toplumda tüm o zenginler muhtemelen İrlanda’ya ya da Cayman Adaları’na taşınırlardı.

Yoksulluğun çözümü mecburi vergiler ya da gönüllü bağışlar değil; gönüllü mübadeleye dayalı büyümedir. Güney Kore’de, ekonomik büyüme 1953 yılının reel geliri baz alındığında en yoksul kesimin gelirini 30 kat artırmıştır. Peki hangisini istiyoruz, bir defaya mahsus kıskançlık ve intikam duygularıyla yapılmış kamulaştırma mı yoksa yoksulların durumunu çok daha fazla iyileştirebilecek özgür bir toplum mu?

Eşitliği her alanda gerçekleştirme hayalinden vazgeçerek, sosyal itibar ve kanunlar önünde eşitlik gibi gerçekten istediğimiz ve başarabileceğimiz alanlara yönelmemiz en doğrusu olacaktır. Sosyalist eşitlik anlayışına karşı çıkan liberal eşitlikçilik yoksulluğun sert hallerini ortadan kaldırabilmeyi başarmıştır. Birleşik Krallık, Singapur ve Botswana bu başarının en güzel örneklerini oluştururlar. Şüphesiz yapılması gereken daha çok şey var. Mesela, çevreye duyarlı büyüme modelleri ki bunu gerçekleştirebilmek için zengin ve geniş çalışma olanaklarına sahip daha çok mühendis ihtiyacını örnek olarak verebiliriz. Bırakın o mühendisler karbon ayrıştırıcı yeni makineler icat edip, enerji üretmenin yeni yollarını bulsunlar. Onların zenginleşmesi aslında hepimizin zenginleşmesi anlamına gelecektir.

Gençlik yıllarımın kahramanları Marx ve Engels’in dediği gibi: “Dünyanın bütün işçileri birleşin! Zincirlerinizden başka kaybedecek neyiniz var!” Onlara şöyle bir cevap vermek yerinde olacaktır: “Birleşin ve hayatlarınızda serbest piyasaya dayalı bir iyileştirme ve gelişme ya da çok azınızın adını söylemeye cürret edebildiği kapitalizmi talep edin!”








BU YAZI 23 ARALIK 2016 TARİHİNDE NEWYORK TIMES GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.


Yazar: DEIRDRE N. McCLOSKEY


Çevirmen: İSRAFİL ÖZKAN


Orijinal Metin İçin: https://www.nytimes.com/2016/12/23/business/growth-not-forced-equality-saves-the-poor.html



Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.