Gerçeklere niçin ihtiyacımız yok?.

Gerçek ile ideal arasındaki uyumsuzluk, felsefi ve akademik çevrelerde cazibesini koruyan bir mesele olmaya devam ediyor. Hatta günlük hayatımızda karşılaştığımız birçok ikilem veya güncel siyasal tartışmaların üzerine fark etsek de etmezsek de bu karşıtlığın gölgesi düşüyor. Amacım, elbette, bu kadim tartışmayı kısa bir köşe yazısı vasıtasıyla çözümlemek değil. Ancak gerçek ile ideal arasındaki çatışma, muhatap oldukça bizleri bunaltan günümüz dünyasında kendimizi nasıl konumlandıracağımıza dair bir şeyler söyleyebilir.

“20 Yıl krizi” kitabında E. H. Carr, gerçekçiler ile idealistler arasındaki farklılığa büyük bir coşkuyla temas eder. Ona göre, idealistler doğru ile yanlışın ne olduğunu tartışan filozoflardır. Dolayısıyla var olan durumun ne olduğu ile değil, ne olması gerektiği ile daha çok ilgilidirler. Öte yandan, gerçekçiler birer bürokrat gibidirler ve miras aldıkları pratikleri eksiksiz olarak uygulamayı amaçlamaktadırlar. Bu tanımlama, beraberinde bir imayı getiriyordu. Carr’a göre, idealistlerin üzerinde durduğu ahlaki çerçeve gerçeğin doğası ile uyum göstermiyordu. Yani olması gerekeni tavsiye etmek, soyut bir düşünce dünyasında kabul görebilirdi ancak gerçeklerin somut dünyasında onlara yer yoktu. Pratik hayatın sorunlarını çözmeye yetmeyeceği için ideallerden oluşan bir çözüm önerisi getirmek bir fanteziden ibaretti.

Gerçekliğin somut ve objektif olduğu iddiası, ahlakın ve ideallerin ihlal edilmesi sürecinde kuvvetli bir meşrulaştırıcı rol üstlenmiştir.

Bu yaklaşım, günlük hayatımızda bizi huzursuz eden herhangi bir olgu ile karşılaştığımız ve bunu ifade ettiğimiz zaman hiç vakit kaybetmeden karşımıza çıkar. Bize göre ahlaki olmayan bir eylemde bulunduğuna inandığımız bir arkadaşımıza bunu söylediğimiz zaman alacağımız cevap, bize önce hayatın gerçeklerini hatırlatır. Ve ardında, ahlaki olmayan eylemi ona dikte edenin, hayatın gerçekleri olduğunu söyler. Politik konular da bu yaklaşımdan nasibini almıştır. Mesela ülkemizde farklı toplumsal kesimlerin daha fazla özgürlük ve demokrasi talepleri egemen güvenlik eliti tarafından Türkiye’nin riskli jeo-politik konumu gerekçe gösterilerek reddedilmiştir. Günün sonunda, gerçekliğin somut ve objektif olduğu iddiası, ahlakın ve ideallerin ihlal edilmesi sürecinde kuvvetli bir meşrulaştırıcı rol üstlenmiştir.

AHLAKIN DÜZENLEDİĞİ İLİŞKİLER

Gerçekçi yaklaşımın ahlak ile kurduğu bu dışlayıcı ilişkiye karşı iki önemli argüman ileri sürülmüştür. Birincisi, gerçeğin zannedildiği kadar objektif ve sarsılmaz olmadığını öne sürer. Daha açık bir ifadeyle, gerçeğin yorumlanmaya açık olduğunu iddia eder ve idealleri çiğnemek için bu yorumlama sürecinin hoyratça kullanılabileceğini savunur. Etrafımızdaki insanların kendilerini meşrulaştırmak için gerçeği eğip büktüklerine defalarca şahit olmuşuzdur. Siyasetçilerin ise kendi egemenlik alanlarını genişletmek ve pekiştirmek için uyguladıkları politikaları, gerçeklerin kendilerine başka bir seçenek bırakmadığını söyleyerek savunmaları ise dünyanın her yerinde vaka-i adiyedendir. Dolayısıyla ahlaki ve ideal önerileri, gerçekleri öne sürerek küçük düşürmek veya karikatürize etmek eğilimine karşı ihtiyatlı yaklaşmak gerekir.

Diğer itiraz ise gerçekçilerin meşruluk alanını hedef alır ve gerçek adına idealleri ve ahlakı reddetmenin hiç de gerçekçi olmadığını savunur. Diğer bir ifadeyle, ahlakın ve ideallerin emrettiği şekilde davranan insanlar, gerçek tarafından cezalandırılmak zorunda değildir. Bilakis, ahlak ve idealler ilişkileri düzenlediği takdirde yeni ve herkesin faydasına sonuçlar doğurabilir. Bizi kazıklamayan bir esnaftan alışveriş yapmayı tercih etmemizin sebebi budur. Bahsi geçen esnaf, işini iyi yaptığı ve makul bir fiyat ile malını veya hizmetini sattığı sürece onunla işbirliği içerisine gireriz. Bu işbirliği uzun vadede iki tarafın da kazandığı bir ilişki doğurur. Öte yandan, ilk alışverişimizde bizi kazıklayan esnaf sadece bir sefer için daha çok para kazansa da uzun vadede daha az kazanacaktır. Bu durum siyasi düzlemde de farklı değildir. Mevcut siyasal rejimden memnun olmayan ve daha fazla hak ve özgürlük talebiyle ortaya çıkanları, coğrafyanın veya dönemin gerçeklerini bahane ederek bastırmaya çalışmak sadece ahlaki bir eksikliğe işaret etmez, aynı zamanda ülkede yaşayan herkesin refahını, özgürlüğünü ve barışını etkileyen olumsuz sonuçlar doğurabilir. Yani gerçekler tarafından dayatıldığı düşünülen politikalar aslında gerçekler ile hiç de uyuşmayan politikalara dönüşebilir.

Ahlaki ve ideal önerileri, gerçekleri öne sürerek küçük düşürmek veya karikatürize etmek eğilimine karşı ihtiyatlı yaklaşmak gerekir.

Carr’ın idealistlere atfettiği filozof sıfatı, pozitivizmin sosyal bilimleri etkisi altına almasıyla esaslı bir zaafiyete uğramak zorunda kaldı. Zira İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan tablo, liberal değerleri benimseyen ülkelerin kalıcı refah, barış ve istikrar üretebildiklerini gösterdi bizlere. Yani, ideallerin ve ahlakın gerçeğin doğasına uyum sağlayamayacağına olan inanç önemli bir meydan okumayla karşılaştı. Demokratik kurumların başarıyla tesis edildiği ülkeler birbirleriyle savaşmak yerine ticaret yaptı, ekonomik gelişimlerine odaklandılar ve kendi iç istikrarlarını pekiştirmeyi başardılar. Yani, yeni bir gerçek ortaya çıktı ve Carr’ın bürokrat olarak tasvir ettiği gerçekçiler, çağı okuyamayan muhafazakârlara hatta bazı durumlarda iflah olmaz komploculara dönüştüler.

DAHA ÇOK HAK VE ÖZGÜRLÜK TALEBİ

Bu nokta, üzerinde biraz daha tartışılmayı hak ediyor. Söylemek istediğim şey aslında çok karmaşık değil. Bugün ülkemizde daha fazla hak ve özgürlük talebiyle meydana çıkan insanların ideallerini ve ahlaki önerilerini, gerçeklerin ülkeye dayattığı politikaya bir meydan okuma olarak kabul etmek ve onları cezalandırmak, izole etmek yanlış bir yöntem olabilir. Bunun yerine, liberal ideallerin ihtiva ettiği hukukun üstünlüğü, medya özgürlüğü, şeffaflık ve hesap verilebilirlik ve kamu müdahalesinden arınmış piyasa ekonomisi gibi prensipleri benimsemek ortaya yepyeni bir gerçeklik çıkartabilir. Bu yeni gerçeklik, ihtiyacımız olan refahı, barışı ve istikrarı bize müjdeleyebilir. Zira ideallerin ve ahlakın emrettiği kurumları benimseyen toplumların bundan fayda görmüş olmaları ümitlenmemiz için yeterlidir.

Bu konuyu bazı sorular sorarak biraz açmakta fayda var. Gezi Parkı protestoları ile başlayan ve ülkenin üzerine çöken kutuplaşma atmosferi ile bu tarihten itibaren gittikçe kötüleşen ekonomik göstergeler arasında bir ilişki olabilir mi? Bu kutuplaşma durumunda siyasal iktidara olan sadakatini ispatlamak için ve zaten bilinçaltında her an soyut bir işgale uğrama tedirginliği yaşayan halk kitlelerini birbirine kenetlemek için kullanılan komplocu dil ülkenin gerçeklik ile olan bağlantısını tahrip etmemiş midir? Üstelik, bu dili benimsemeyen aydın, akademisyen ve siyasetçilerin bir çırpıda hain ilan edilmesi farklı düşüncelerin ortaya çıkmasını ve sadece düşünce özgürlüğü sayesinde ulaşılabilecek doğru politikaların benimsenmesini engellememiş midir? Günün sonunda, gerçeklik ile bağlantısı kopmuş, uluslararası sistemin aktörleriyle sorunlu hale gelmiş, kendi arasında güven duygusunu yitirmiş, cezalandırılma korkusuyla yaratıcı fikirler öne sürmekten vazgeçmiş ve hayatını devam ettirebilmek için yetenek ve çalışkanlık yerine sadakat ve belagatı seçmiş insanların yaşadığı bir ülkede ekonominin, teknolojinin, eğitimin, sanatın, akademik üretimin ve hayatımızı etkileyen diğer pratiklerin kötüye gitmesi olağan değil midir?

Öte yandan, bu öneriyi benimsemeye yanaşmayanlar, ahlakın ve ideallerin fayda üretmeyeceğini savunmaya devam edecekler. Batı toplumlarındaki her kitlesel gösteride, her ekonomik dalgalanmada heyecanlanıp “Batı toplumları çöküyor” diye yaygara yapacaklar. Belki de Trump’ın başkanlığından ve Avrupa’da aşırı sağın yükselmesinden duyulan memnuniyetin gizli sebebi de budur.


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.