Mustafa Erdoğan

Prof. Dr., Kurucu Üye



HUKUKUN TAHRİBİNİN YENİ ÖRNEKLERİ

Türkiye’de bir süredir sadece normatif bir sistem olarak “hukuk”un değil, daha temelde hukuk fikrinin de çöküşte olduğunu yazıp söylüyorum. Bu gözlemimi doğrulayan ulusal ve uluslararası düzeyde çok sayıda araştırma, rapor, değerlendirme ve tanıklığın var olduğu da malum. Ama bu konuda fevkalâde dinamik bir süreç yaşıyoruz; öyle ki hemen hemen her gün sözünü ettiğim çöküşün, bir kısmı gerçekten de dehşet verici olan yeni örnekleri ortaya çıkıyor. Bu yeni örneklerin iki tanesine işaret etmek isterim.

I.

İlk örnek şu: Cumhurbaşkanı Erdoğan dün yaptığı açıklamada “Cemaat”le ilgili olarak mealen şöyle demiş: “Milli Güvenlik Kurulu, ‘legal görünüm altındaki illegal terör örgütü' dedi. Bu tavsiye kararını hükümete gönderdik. Şimdi Bakanlar Kurulu kararıyla bunların terör örgütü tescilini de gerçekleştireceğiz. PKK ne ise, bunlar da aynı kategoride yargılama sürecine girecekler.”

Bu açıklamanın dikkati çeken ilk özelliği, terör ve terörist kelimelerinin siyasî amaçlarla kötüye kullanılmasının spektaküler bir örneğini teşkil ediyor olmasıdır. Ortada silahlı eylemlerle topluma dehşet saçan bir örgüt bulunmadığı sürece, bir gruba terörizm ve terörist yakıştırması yapmanın elbette bir propaganda değeri vardır ve bu suretle devlet cihazını “muhalif” addedilen gruba karşı kullanmak ve sempatizanları o gruba karşı mobilize etmek kolaylaşırsa da, bu, söz konusu isnadın muhataplarının haklarının apaçık bir ihlâlidir.

Öte yandan, bu “legal görünümlü illegal yapı” ifadesinin hukuken büsbütün temelsiz olduğunu ben daha önce yazıp söylemiştim. Hukuk nosyonuna sahip, az buçuk hukuk formasyonu olan herhangi bir kişi için, bu ibarenin hukuk-tanımazlığın kitlelerin aklını çelmek için kullanılmış kurnazca bir kamuflajı olduğu apaçık bir gerçek. Hadi bunu bir yana bıraktık, bir sivil oluşumun terör örgütü olup olmadığı siyasî-idarî karar meselesi değildir. Çünkü bu bir “siyaset” meselesi değil “haklar”la ilgili bir meseledir, haklarla ilgili meselelerde ise ancak mahkemeler (bağımsız mahkemeler) bağlayıcı kararlar verebilirler. Oysa Cumhurbaşkanının yaptığı açıklama bir “siyaset” (policy) beyanından ibarettir.

Cumhurbaşkanının bu sözlerinin hukuk devleti ilkesine cepheden saldıran bir yanı da, kendi beyanının yargı sürecini de harekete geçireceğini ima etmesidir. Bu hakikaten endişe etmemiz gereken bir durumdur. İktidarla uyumlu hareket edecek şekilde “yeniden yapılandırılmış” haliyle yargının bu sözleri bir talimat olarak kabul etmesinin kuvvetli bir ihtimal olduğunu da düşündüğümüzde, gerçekten dehşet verici bir durumla karşı karşıyayız. Ama belirtmek zorundayım ki, kesinleşmiş bir mahkeme hükmü olmadan, değil Millî Güvenlik Kurulu, Cumhurbaşkanı veya Bakanlar Kurulu, TBMM bile almış olsa; şu veya bu grup, topluluk veya teşekkülü “terörist” olarak yaftalayan siyasî bir kararın hiçbir hukukî değeri ve bağlayıcılığı yoktur. Dolayısıyla bu kararın icrası zımnında yapılacak her türlü idarî işlem ve eylem de dayanaksız olacak, salt bir kaba kuvvet kullanımından ibaret kalacaktır.

Dahası, “yeniden yapılandırmak” adı altında iktidarın zaten kendisine “uyumlu” hale getirmiş olduğu yüksek mahkemelerin başkanlarının partili bir cumhurbaşkanının siyasî gezilerine refakat etmekte bir sakınca görmedikleri ve sulh ceza hakimliklerinin eski “İstiklâl Mahkemeleri” gibi muhalefeti tasfiye etmenin aracı olarak işlev gördükleri günümüzde, mahkemelerin bu türden siyasileştirilmiş konulara ilişkin olarak verecekleri kararların hukukî hakikatin ifadeleri olarak görülemeyecekleri açıktır.

 

 

 

II.

Ele alacağım ikinci olay ise kısa vadeli sonuçları bakımından iki gazeteciyle sınırlı olmasına rağmen, hukukun sadece siyasî-idarî mevkilerdekiler tarafından değil bizatihi hukuk uygulayıcıları tarafından da yok sayılması ve daha da önemlisi yargıda bu yöndeki yeni trendin tipik bir örneğini oluşturması bakımından, bana en az ilki kadar ürkütücü gelmektedir. Cumhuriyet gazetesinde bugün yer alan bir haber-yorumdan öğrendiğimize göre, Charlie Hebdo’nun Hz. Muhammed’le ilgili karikatürlerini kendi köşelerine taşımış olan Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan’ı hapse mahkûm eden mahkeme, kararının gerekçesini açıklamış.

Gazetenin haberini veri alarak aldığımızda, söz konusu gerekçe gerçekten de ilginç bir nitelik taşıyor. Ben bu yazıda gerekçeli karardaki sadece bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Mahkeme hakikaten “akıllara durgunluk verecek” bir şekilde, hukukun sınırları içinde kalarak karar vermek zorunda olmadığını söylüyor: “Unutulmamalıdır ki, hakimler sadece hukuka ve vicdana uygun karar vermezler.” (Burada, Anayasa’nın “Hâkimler, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.” diyen 138. maddesi hükmünü hatırlayalım). Peki, söz konusu hâkim bunu yazarken  “hukuku adalet idesi doğrultusunda yorumlamak gerekir” veya “hukuk hakları korur” türünden evrensel doğruları mı aklında tutuyor dersiniz?...

Hayır, mahkemenin söylediği bambaşka bir şey. Mahkeme hukuktan başka referansı olduğunu, karar verirken toplumdaki baskın inanç ve kanaatlere dayanmak zorunda olduğunu söylüyor: “Hiçbir hakimin içinde yaşadığı toplumdan koparak farklı hareket etme hakkı ve lüksü yoktur.” Hukuk formasyonuna sahip olan bir kişiden, en başta bir hâkimin kaleminden böyle bir cümlenin çıkması anlaşılabilir değildir. Gerçekte ise bir hâkim tabiî ki gerektiğinde toplumdan farklı hareket etmek durumundadır. Bu onun için ne bir haktır, ne de bir lüks; bu hâkimin konumundan ve sıfatından kaynaklanan ödevidir. Kaldı ki, herkesin konformist davranması, her durumda topluma uyması gerekseydi, hukuka zaten gerek kalmazdı. Hukuk yoluyla adalet, önemli ölçüde, toplumdan farklı düşünenlerin korunmasıyla ilgilidir.

Gerekçede yer alan “Mahkememiz, içinde yaşanılan toplumda büyük kesimi oluşturan İslami dinsel topluluğunun inançlarına, doğrularına saygı duymakla yükümlü olup, bu realiteyi de görebilecek yeterliliktedir” şeklindeki cümleden iddia edilebilir ki, mahkemenin kastettiği, toplumda baskın olan inanç ve değerlere saygıyı korumak zorunda olduğudur. Ne var ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de müteaddit defalar değişik biçimlerde dile getirdiği gibi, ifade özgürlüğü tam da bu gibi durumlar için gereklidir; ifade özgürlüğü özellikle ve en başta bu gibi durumlar için temel bir haktır. Mesele toplumun geneline aykırı gelen ifade biçimlerinin korunmasıdır; toplumda hâkim olan düşünce ve inançlardan yana görüş belirtmek zaten risk altında değildir. Onun için, mahkemeler adalete, yeri geldiğinde “haklar”ı topluma, toplumda hâkim olan düşünce ve eğilimlere karşı savunmak suretiyle hizmet edebilirler.

Öteden beri dinle ilgili veya dinselliği çağrıştıran her şeyi “şeriat”a bağlamak gibi bir duyarlılığa sahip olan Cumhuriyet gazetesi, kendi geleneğiyle tutarlı olarak, bu kararda bir “Şeriat açılımı” görmüş. Ne var ki, gerçekte, böyle bir karar vermek için “şeriatçı” olmak şart değildir. Bu somut olaydaki hâkim, gönlünden geçirdikleri bakımından belki de “şeriatçı” olarak tanımlanabilecek bir kişidir, bunu bilemeyiz; ama bu karar muhafazakâr-otoriteryen bir karardır. Her halükârda yanlış bir karardır bu ve hukuku adalet amacından saptırıp topluma uyumu dayatmanın bir aracı olarak görmesi bakımından da ciddî bir tehlikeye işaret etmektedir.

 

 


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.