Mustafa Erdoğan

Prof. Dr., Kurucu Üye



Milli İrade, Çoğulculuk ve “İleri Demokrasi”

Türkiye’de öteden beri merkez-sağ iktidarların söyleminde “millî irade“ kavramının vazgeçilmez bir yeri olmuştur. Bu kavrama bir yandan “millî egemenlik”i ikame eder şekilde atıfta bulunulurken, öbür yandan bununla çoğulcu anlayışla bağdaşması zor bir monolitik toplumsal-siyasal tasavvur ima edilmektedir. “Millî irade”nin millî egemenlikle –daha genel olarak,  egemenlikle- ilişkisini şimdilik bir yana bırakıp, bu yazıda kavramın işaret ettiği siyasî birlik tasavvurunun bazı implikasyonları üzerinde durmak istiyorum. 

Orta-sağ geleneğin “millî irade” söyleminin bu ikinci unsuru, hem parlamento seçimlerinde ortaya çıkan sonucu kolektif bir öznenin bilinçli olarak irade ettiği, özel anlam taşıyan bir mesaj olarak takdim etmekte, hem de bu kollektif özneyle (“millet”) çoğunluk partisini özdeşleştirmektedir. Bu da, kaçınılmaz olarak, iktidar partisi mensuplarının kendilerine yönelen muhalefeti “millî irade”ye-dolayısıyla da “millet”e ve “onun değerleri”ne- karşı çıkış olarak görmelerine yola açmaktadır.

Aynı zamanda siyaseti de mistifiye eden, onu neredeyse uhrevî bir mesele haline getiren “millî irade” eksenli bu tipik sağcı söyleme, özellikle 2007’de daha güçlü bir şekilde iktidara geldikten sonra Adalet ve Kalkınma Partisi de kısa sürede uyum sağladı. Bu, benim bu parti bakımından öteden beri dikkat çektiğim muhtemel sapmalardan birisi olmuştur. Bu uyarı bugün de hayatî önemdedir, çünkü söz konusu anlayış Türkiye’nin demokrasi şansı için ciddî bir risk oluşturmaktadır. 

Nitekim, bugün iktidar partisinin kısmen resmî sözcüleri, ama daha çok da “paralel merkez medya”daki kategorik destekçileri yazıp söyledikleriyle, herkesin “millî irade”ye ters düşmemek için iktidar partisiyle aynı dalga boyunda konuşması ve davranması gerektiğine inandıkları izlenimi veriyorlar. Özellikle bu ikinciler hatta zaman zaman “milletin değerleri”ni temsil ettiğini düşündükleri AKP’nin politikalarına uyum göstermemeleri halinde diğer siyasi partilerin –bile- “millî irade”ye ters düşmüş olacaklarını ima eden bir dil kullanıyorlar.

Bu söylem tarzını zaman zaman daha da ileri götürerek, AKP’nin seçim zaferinin muhafazakâr değerlerin de onaylanması anlamına geldiğini, çünkü“millî iradenin bu yönde tecelli ettiği”ni söylemeye çalışanlar var. Yazıp konuştuklarından, bunların AKP’nin seçim zaferinin “milletimizin değerleri”nin iktidara gelmesi anlamına geldiğini ve böylece (Türkiye’de) adeta “tarihin sona erdiği”ni düşündükleri anlaşılıyor. Bu münasebetle ifade etmek isterim ki, ben sayın Başbakanın sadece partisinin mensuplarına değil genel kamuya yönelik konuşmalarında da yurttaşlara ısrarla “kardeşlerim” diye hitap etmesinde, onun muhafazakâr değerlerin “millî irade” tarafından onaylandığını düşündüğünün ve toplumu muhafazakâr değerler etrafında kenetlenmiş organik bir cemaat olarak tasarladığının işaretini görüyorum.

Şunu söylemek zorundayım: Muhafazakâr değerleri temsil eden bir siyasî partinin seçimlerden galip çıkması ona sadece ülkeyi hukuka uygun olarak yönetme yetkisi verir; bu galibiyetten, aynı zamanda o partinin temsil ettiği değerlerin ve hayat tarzının da seçmenler tarafından onaylandığı gibi bir sonuç çıkaran bir söylem, “millî irade”yi işin içine katmasa bile, zaten demokratik değildir. Çünkü, kişi ve grupların felsefî-ahlâkî ilkelerinin ve bu arada hayat tarzı tercihlerinin doğruluk veya yanlışlığı kamusal kararlarla belirlenemez. Bu meselelerin demokrasilerin kollektif karar alma alanının dışında kaldığı günümüz liberal demokrasilerinin temel öncüllerindendir. 

Fakat bu söylemde daha da sorunlu olan taraf, “milletin değerleri”ni temsil iddiasının “millî irade” mitiyle desteklenmesidir. Varoluşun birçok veçhesi bakımdan farklılıklar içermesi kaçınılmaz olan çoğulcu bir toplumda böyle yekpâre bir “milletin değerleri” (“millî ve manevî değerlerimiz”) setinin gerçekle ilişkisi yoktur. Onun içindir ki, aslında AKP’lilerin bununla kastettikleri, kendilerince makbul olan değerler ve hayat tarzıdır.

İşte bu muhafazakâr duyarlılığın “millî irade” mitiyle bütünleşmesi ihtimalidir ki, AKP’nin gerçekleştirmekte olduğunu iddia ettiği “ileri demokrasi”nin önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır. Çünkü, bir adım sonrası, halihazırda zaten neredeyse hegemonik konumda olan muhafazakâr değerlerin kamu gücü marifetiyle bütün topluma teşmil edilmesi olabilecek olan bu anlayış, bırakınız “ileri demokrasi”yi, mütevazi anlamda bir demokrasi için bile vazgeçilmez olan çoğulculukla bağdaşmaz ve zorunlu olarak otoriter bir potansiyel taşır.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bilinçli olarak kendi hayat tarzını bütün bir topluma dayatmaya dönük bir projeyi uygulamaya çalıştığını söylemek istemiyorum. Halihazırdaki şartlar itibariyle, bu iddiada bulunmak partiye açık bir bühtan olur. Anlatmak istediğim, tanımladığım türden bir zihniyetin doğası gereği içinde taşıdığı tehlike potansiyelidir. Çünkü, çok muhtemeldir ki, AKP’liler kendilerinin hem “milletin değerleri”ni temsil ettiklerine, hem de iktidarlarının “millî irade”nin eseri olduğuna samimiyetle inanıyorlardır. Tehlikeli olan işte bu inancın kendisidir.

Mesele şu ki, bu şekilde anlaşılan bir “muhafazakâr demokrasi” AKP’lileri farklılıklara saygıyı terk etme ve eleştiriyi düşmanlık olarak görme yoluna “doğal olarak” sokabilir. Daha kötüsü, lâikçi iktidar seçkinlerinin gadrine uğramış bir toplumsal kesimin temsilcisi olarak AKP kendi tabanının yakın zamana kadar maruz kaldığı haksızlıkları telâfi etme yolunda fazla ileri giderek bu sefer kendisinin başkalarını mağdur etmeye başlaması ihtimalidir. 

Meseleye böyle bakıldığında, sayın Başbakanın 12 Haziran akşamı yaptığı “balkon konuşması” kabilinden iyi niyet jestleri farkı hayat tarzı sahipleri ile güncel ve potansiyel AKP muhalifleri için kendi başına bir güvence teşkil etmiyor. Esasen, demokratik bir hukuk devletinde hiç kimse kendi güvenliğini iktidar partisi liderinin kişisel olarak verdiği güvenceye bağlayamaz. Onun için, anayasal bir demokraside asıl güvence, başta liderlik kadrosu olmak üzere iktidar partisi mensuplarının kendi “demokrasi” tasavvurlarını çoğulcu-demokratik anlayış doğrultusunda dönüştürmeleri ve bununla tutarlı olarak hukukun üstünlüğüne, insan haklarına ve “eşit yurttaşlık” hukukuna sımsıkı sarılmalarıdır. 

(Taraf, 9 Temmuz 2011)


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.