Bican Şahin

Başkan



Mış gibi

İsveç’ten Jarl Hjarlmarson Vakfı’nın Avrupa İstikrar İnisiyatifi ile işbirliğinde gerçekleştirdiği Göçmen Krizi ve Serbest Dolaşım konulu konferansa katılmak üzere İstanbul’dayım. Konferans sonrasında Taksim’de ufak bir yürüyüşe çıkıyorum. İstiklal Caddesi her zamanki gibi…Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar İstanbullulara karışıp insan seli olmuş akıyor…

 

Caddenin girişinde polisler araç içersinde nöbet tutuyor. İçinde oldukları araçlara bakıyorum. Bir tanesi Mercedes bir diğeri Toyota Prius. Her ikisi de oldukça pahalı araçlar. Türkiye’de yaşayan bir kişi olarak bu araçların Türk polisinin yaygın olarak kullandığı araçlar olmadığını biliyorum. İstanbul’a gelen turistleri etkilemek için bu araçların bu bölgede bulundurulduğu izlenimi oluşuyor kafamda. Türkiye’den yoksul ülkelerden gelen turistlere Türkiye’nin ne kadar da zengin olduğunu, daha zengin ülkelerden gelenlere de onlardan çok da eksiğimiz olmadığını düşündürtecek bir uygulama…

 

Aklıma başka bir benzer uygulama geliyor. Ankara’da Esenboğa Havalimanı’nı şehre bağlayan yol. Bu yol sosyo-ekonomik açıdan Ankara’nın çok müreffeh olmayan semtlerinden geçmektedir. Yol boyunca pek de bakımlı ve mimari açıdan etkileyici olmayan ev ve işyerleri sıralanmıştır. Hafızam beni yanıltmıyorsa 2009 yılı civarında bu yol üzerindeki binaların ön cephelerine, muhtemelen Büyükşehir Belediyesi’nin inisiyatifi ile tek tip bir dış kaplama yapıldı. Kiremit rengi bir kaplama malzemesi ile bakımsız ve çirkin binalara bir makyaj yapıldı. Doğrusu eski hallerine nazaran pek de fena olmadılar. Böylece, Ankara’ya gelen turistler ve “daha önemlisi” yabancı ülkelerin devlet başkanları ve yöneticilerinin başkentimiz ve ülkemiz hakkındaki “ilk izlenimleri” olumlu oluyor…

 

Nitekim, 2010 yılında ilk kez Ankara’ya ve Türkiye’ye gelen Amerikalı bir profesörü havalimanından oteline götürürken onun yol boyunca sıralanan binalara bakarak bunun Ankara’nın özgün mimarisi olduğunu sandığını hatırlıyorum.

 

Bu davranış biçiminin kültürümüzün bir parçası, bizim kötü bir toplumsal alışkanlığımız olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Farklı düzeylerde başka toplumlarda da var olabilir. Bu alışkanlık, “mış gibi yapmak” olarak isimlendirilebilir. Çözüyormuş gibi yapıp esasen sorunları çözmemek… Meselelerin kökenine inmeyip yüzeydeki görünür semptomları ortadan kaldırmak, makyaj yaparak görünüşü kurtarmak, sorunları halının altına süpürüp hiç sorun yokmuş gibi yapmak.

 

Pek tabii ki, böyle yapmak sorunları ortadan kaldırmıyor. Gerek kişisel hayatımızda gerekse de toplumsal hayatımızda sorunlarla yüzleşip onları rasyonel bir biçimde çözmekten kaçmak sadece onları daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. Genellikle, halının altında artık yer kalmayıp sorunlar bir krize dönüştüğünde, çözüm için harekete geçiyoruz.

 

Uzun yıllar boyunca ekonomik sorunlarımızla yüzleşmeyip halının altına süpürmemiz neticesinde yaşadığımız 2001 ekonomik krizini hatırlayın. 90’lı yıllar boyunca erken emeklilik, destekleme alımları, kamu sektöründe aşırı istihdam gibi popülist ekonomi politikaları büyük bütçe açıklarına bunlar da daha çok borçlanmaya yol açmaktaydı. Bankacılık alanında şeffaflık ve denetim noksanlığı ve Merkez Bankası’nın özerklikten yoksun olması neticesinde yaşanan sorunlar kamu ekonomisindeki sorunlarla da birleşince 2001 yılında büyük bir kriz yaşadık. Ekonomimiz %10 civarında küçüldü. İşte o zaman Kemal Derviş yönetiminde sorunlarla yüzleşip acı ilacı içmeye razı olduk.

 

Bugün benzer bir davranışı Kürt meselesi özelinde sergiliyoruz. PKK’nın silahlı eylemlere başladığı 1984 yılından yaklaşık 2000’li yıllara değin devletin temel politikasının çok büyük oranda meseleyi salt bir terör meselesine indirgeyip bir kimlik sorunu, bir hak sorunu yokmuş gibi davranmak olduğunu söyleyebiliriz. 2000’li yıllarda AB’ye üyelik görüşmeleri çerçevesinde yapılan reformların da katkısıyla, sorunun varlığı kabul edilmeye başlanmış ve sorun rasyonel olarak tartışılabilir hale gelmişti. Nihayet, önce 2009’da sonra da 2013 yılında çözüm yolunda hamleler yapılmıştı. 2013’ün Bahar mevsiminden 2015’in Yaz mevsimine değin geçen 2 yıl civarındaki süre içinde çözüm için görüşmeler devam etti. Ancak Haziran 2015 seçimlerinden sonra “barış masası”nın hızla devrilmesi, tarafların bu iki yıl içinde sorunu “çözüyormuş gibi yapmak”tan öte bir şey yapmamış olduklarını gösterdi. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 5 Şubat Cuma günü Mardin’de açıkladığı 10 maddelik eylem planı da sorunun siyasi olarak çözümüne ilişkin herhangi bir öneri sunmamakta meseleyi tıpkı 90’lı yıllarda olduğu gibi esas olarak güvenlik boyutuna indirgemektedir.

 

Evet, tıpkı diğer sosyal, ekonomik ve siyasi meselelerde olduğu gibi Türkiye’nin en acil meselesi olan Kürt meselesinde de sorunu rasyonel olarak tartışıp, soğukkanlı bir şekilde çözüme odaklanamıyoruz. Bazen sorunu görmezlikten geliyor, bazen sorunun sadece şiddet boyutunun üzerine gidiyor, bazen de sorunu çözüyormuş gibi yapıyoruz. Sonuçta sorun, gitgide kangren haline geliyor ve belki bir kaç yıl öncesinde daha kolay bir şekilde çözülebilecekken gün geçtikçe daha içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Umut ederim ki, başta devlet olmak üzere tüm taraflar “mış gibi yapmak”tan vazgeçip sorunu gerçekten çözmeye karar verdiklerinde çok geç kalınmış olunmaz.

 

 

 

Bu yazı Ankara Review'da yayınlanmıştır.


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.