Mustafa Erdoğan

Prof. Dr., Kurucu Üye



NE DEMOKRATİK NE DE ANAYASAL BİR YÖNETİM

Türkiye’nin siyasî rejiminin epey bir süredir içine sürüklenmiş olduğu  “anayasal demokrasi” standartlarından sapma süreci kesintisiz bir şekilde devam ediyor. Ne yazık ki, yakın gelecekte bu durumun düzelme ihtimali de bulunmuyor.

Şüphesiz, Türkiye anayasal-demokratik rejim veya “demokratik hukuk devleti” standartlarına hiçbir zaman tam olarak sahip olmadı. Son yüz yılın “gel-gitler”le, sonu hep hüsran olan kısır döngülerle dolu hikâyesini hepimiz biliyoruz. Onu tekrar özetlemeyeceğim. Ama bunu söylerken, burada ele aldığım günümüzdeki rejim sorunlarının kökenlerinin büyük ölçüde söz konusu hikâyede saklı olduğunu da unutuyor değilim.

Şimdi, “anayasal-demokratik rejim standartlarından sapma”dan neyi kastettiğimi açıklayabilirim.

Malûm, “anayasal-demokrasi” terimi demokrasi ile anayasacılığın bir sentezini ifade etmektedir. Anayasal-demokratik bir rejimde kamu hayatına ilişkin temel siyasetleri belirleme yetkisi halkın seçilmiş temsilcilerine (parlamento ve hükümet) ait olmakla beraber, bu yetkinin anayasayla ve hukukun üstünlüğünün gerekleriyle belirlenmiş sınırları vardır. Başka bir anlatımla, anayasal-demokrasi sınırsız bir çoğunluk yönetimi demek değildir. Demokrasinin gereği olarak “seçilmişler” kamusal mevki ve makamlara halkın tercihiyle gelirler ama seçildikten sonra neleri yapıp neleri yapamayacaklarını artık anayasa ve hukuk söyler. Anayasal demokrasi sınırlı “halk yönetimi” demektir.

Türkiye’nin hâlihazırdaki siyasî manzarası hem demokratiklik hem de anayasallık özellikleri bakımından maalesef bu modele uymuyor. Evet, Türkiye’de yöneten çoğunluğu –şimdi bir de cumhurbaşkanını- belirlemek üzere seçimler yapılıyor ve bu yapılırken evrensel standartlara kabaca uygun da hareket ediliyor. Bunun doğal bir sonucu olarak, Türkiye’yi seçilmiş çoğunluk yönetiyor. Ne var ki, anayasallığı bir yana bırakalım, bu durum Türkiye’de temsilî anlamda bile demokrasi olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü AKP liderliği ve kadroları demokrasinin “seçilmişler”in iktidarda olmasından ibaret olduğunu varsayıyor ve seçim dönemleri dışında toplumun tamamen pasif kalmasını bekliyorlar. Tuhaf bir şekilde, AKP zihniyeti siyasette yegâne meşruluk referansı olarak seçimi görüyor ama, “seçilmişler” kategorisine parlamentodaki diğer seçilmişleri dâhil etmiyorlar.  Onlara göre, sözde “millî irade”yi sadece AKP çoğunluğu temsil ediyor.

AKP’lilerin zihin dünyasında ne seçimler dışında siyasete katılım diye bir kavram var, ne de “demokratik” iktidarın toplum tarafından denetlenmesi diye bir düşünce... Yine bu mantıkta devletten özerk bir sivil topluma da yer yok. Bunun doğal bir sonucu olarak, AKP hükümetleri toplumun şu veya bu kesiminden, medyadan, aydınlardan gelen eleştiri ve itirazları, protestoları ve genel olarak muhalefeti sert bir şekilde bastırmayı kendisi için “demokratik” bir hak olarak görüyorlar. AKP iktidarı bu gibi itiraz ve tepkileri demokrasiye aykırı bulmakla kalmıyor; hatta, en belirgini “Gezi olayları” olmak üzere, bunları kendisine yönelik “darbe girişimleri” olarak yaftalıyor. Bu manzaranın demokrasinin asgarî standartlarını bile karşılamaktan uzak olduğu açıktır.

Öte yandan, hâlihazırdaki durumda rejimin performansı anayasal yönetim ve hukukun üstünlüğü açısından da son derece problemli görünüyor. Son yıllarda AKP iktidarının kendini anayasa ve hukukla bağlı saymama, “demokratik iktidarı”nın sınırı olmadığını,  seçilmiş olduğu için uygun gördüğü her şeyi yapabileceğini düşünme eğilimini dışa vuran birçok olaya tanık olduk. “Paralel yapı”nın tasfiyesi bahanesiyle, yargının ve hukuk sisteminin nasıl altüst edildiğini, yargının yönetiminin hükümetin kontrolüne geçtiğini, hatta yer yer yargısal sürece müdahale edildiğini gördük. Bu arada Cumhurbaşkanı da kendisini halk seçtiği için anayasayla bağlı olmadığını zaten açık açık söylüyor. Anayasa tanımazlık ve hukuksuzluğun son örneğini “seçimlerin yenilenmesi” kararının alınması ve “seçim hükümeti”nin oluşturulması sürecinde yaşadık. Bu sürecin, Başbakan ve Cumhurbaşkanının elbirliği halinde baştan sona Anayasaya aykırı olarak yürütüldüğünü kabul etmeyecek, herhangi bir ciddî kamu hukukçusunun var olduğunu sanmıyorum.

Bütün bunların arkasında, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere AKP’lilerin “millî irade”ye ilişkin tamamen yanlış ve aynı zamanda tehlikeli de olan bir anlayışa sahip olması yatıyor. Demokrasinin seçimle özdeşleştirilmesi de, anayasal ve hukukî sınırları tanımama eğilimi de, büyük ölçüde, benim AKP’lileri baştan beri hakkında uyardığım bu “millî irade” saplantısından kaynaklanıyor.


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.