Mustafa Erdoğan

Prof. Dr., Kurucu Üye



Suskunluk Dayatmak Yargının Saygınlığına Hizmet Etmez

Son zamanlarda gazeteciler ve yazarlar hakkında “yargılamanın gizliliğini ihlâl” ve “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” isnatlarıyla ardı ardına davalar açılıyor. Görülmekte olan kimi davalar hakkında kamuoyunu bilgilendirici haber yapan veya yorum yazanlar gitgide daha fazla mahkemeler tarafından cezaya çarptırılıyor. Yargının bu konudaki işgüzarlığı mahkeme kararlarını hukuki temelde eleştiren yazıları da kapsayacak kadar ileri gidiyor. Korkarım ki, yargının özgürlükler konusundaki zaten kısıtlayıcı olan genel eğilimine -sözde “adil yargılama”yı ve mahkemelerin saygınlığını korumak adına- bu şekilde yeni bir alan açılması, zamanla ülkemizde ifade ve basın özgürlüğünün altını büsbütün oyacak. Bu gerçekleşirse, Türkiye, ifade ve basın özgürlüğüne en büyük tehdidin yürütme ve yasamadan ziyade hakların koruyucusu olması beklenen yargıdan geldiği yegâne “demokratik” ülke olarak tarihe geçecek.

Yargının işleyişi söz konusu olduğunda ifade ve basın özgürlüğü elbette sınırsız değildir. Bu nedenle, görülmekte olan davalar ile mahkeme kararları hakkında medyanın haberfikir verme ve eleştiri yapma özgürlüğüne prensip olarak bazı sınırlar getirilebilir. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğüyle ilgili hükmünde (m. 10/2), ifade özgürlüğünün, başka nedenler yanında, “yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının korunması” amacıyla sınırlanabileceği öngörülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da “yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi” (m. 26/2) veya “yargılama görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesi” (m. 28/5) amaçlarıyla ifade ve basın özgürlüklerinin sınırlanmasına izin vermektedir.

Fakat mesele şu ki, uluslararası insan hakları hukukunun veya anayasaların ifade ve basın özgürlüklerine yasal sınırlamalar getirilebileceğini öngörmesi, bu sınırlamaların öngörüldükleri amaçları aşan ölçüde veya bunlarla ilgili olmayan saiklarla yapılmasına izin verildiği anlamına gelmiyor. Temel haklarla ilgili olarak “sınırlama” ve “yasaklama”nın istisnai bir durum olduğu ve istisnaların da mümkün olduğunca dar yorumlanması gerektiği insan hakları hukukunun evrensel ilkelerindendir. Kaldı ki, gerek Avrupa Sözleşmesi (m. 17, 18) gerekse Türkiye Cumhuriyeti (m. 14) Anayasası sınırlamaya izin veren hükümlerin sınırlama veya yasaklama konusunda kamu otoritelerine verilmiş mutlak bir cevaz olarak yorumlanmasını açıkça yasaklamaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ifade ve basın özgürlükleri konusundaki içtihadı da ana hatları itibariyle bu anlayışa uygundur. Mahkeme’nin ifade özgürlüğü konusunda meşhur Handyside kararında (1976) koyduğu genel ilkeyi bir kere daha hatırlayalım: “İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun dayandığı temellerden birini, onun ilerlemesinin ve her insanın gelişmesinin temel şartlarından birini oluşturmaktadır. (Bu özgürlük) sadece olumlu karşılanan veya incitici sayılmayan yahut kayıtsız kalınan ‘bilgi’ veya ‘fikirler’ için değil, fakat devleti veya toplumun bir kesimini inciten, sarsan veya rahatsız eden “bilgi” ve “fikirler” için de geçerlidir. Bu, demokratik bir toplumun varlığı için zorunlu olan çoğulculuk, hoşgörü ve geniş görüşlülüğün gereğidir.”

Mahkeme meşhur “Spycatcher” olayıyla ilgili 1991 tarihli kararında bu ilkeleri tekrarladıktan sonra şöyle demişti: “(İfade özgürlüğüne ilişkin) bu ilkelerin basın söz konusu olduğunda özel önemi vardır. Basının ‘yargının otoritesinin korunması’ … için konmuş sınırları aşmaması gerekir ama yine de ona düşen görev kamusal ilgi veya yararla ilgili meseleler hakkında bilgi vermektir. Bu gibi bilgi ve fikirleri aktarmak basının görevi olduğu kadar, kamunun da bunları almaya hakkı vardır. Aksi olsaydı, basın “kamunun gözcüsü” (public watchdog) olma hayati rolünü yerine getiremezdi.” Bu çerçevede, ifade özgürlüğünün başka çıkarlarla dengelenmesi değil, fakat daha ziyade “dar yorumlanması gereken… bazı istisnalara tabi olması” söz konusudur. Mahkemeye göre, dava konusu olay hassas konularla ilgili olsa bile, bu konularla ilgili yazı yazılmasını yasaklamak ifade özgürlüğündeki kamusal yararı dengeleyebilecek bir sosyal ihtiyaca tekabül etmez.

Amerikan Yüksek Mahkemesi 1962 tarihli bir kararında ifade özgürlüğü ile demokrasi arasındaki ilişkiyi şöyle formüle etmişti: “Kamusal meselelerle ilgili söz söylemek kendini ifade etmenin de ötesinde, kendi-kendini yönetmenin özüdür.” Bu özgürlüğü tanıyan Anayasa hükmü, “kamu meselelerinin çekinmeden, güçlü ve aleni bir şekilde tartışılması gerektiği ve bu tartışmanın hükümete ve kamu görevlilerine ateşli, yakıcı ve zaman zaman zehir-zemberek saldırıları da pekala içerebileceği ilkesine Amerikalıların engin bağlılığı”nı temsil eder. İlginç olan, Yüksek Mahkeme’nin bu kararı, bir basın toplantısında yargıçların “yetersiz” ve “tembel” olduklarını söyleyen bir savcıyı “mahkemeye hakaret”ten mahkûm eden bir yerel mahkeme kararı dolayısıyla vermiş olmasıydı.

Yüksek Mahkeme ifade özgürlüğünü mahkemelerin saygınlığını korumaya feda etmekten yana değildir. Nitekim, 1941 yılında Mahkeme kişilerin “mahkemeye saygısızlık”tan (hakaretten) kolayca mahkûm edilemeyeceğine karar vermiştir. Mahkemeye göre, yargıya karşı saygının yargıçların yayınlanan eleştirilerden korunmasıyla sağlanacağını zannetmek ciddi bir yanılgıdır. Çünkü, “mahkeme kürsüsünün onurunu korumak uğruna zorla suskunluk dayatmak yargıya saygıyı arttırmaktan çok ona yönelik düşmanlık, kuşku ve itaatsizliği besleyebilir.”

Şimdi, Türk Ceza Kanunu’ndaki “gizliliğin ihlâli” (m. 285) ve “adil yargılamayı etkileme” (m. 288) suçlarının Sözleşme’de ve Anayasa’da belirtilen meşru amaçlara kabaca uygun oldukları söylenebilir. Ancak, “kabaca uygun”luk bu hükümlerde bazı sorunlar olduğu anlamına geliyor. Meselâ, 288. madde yargılamayla ilgili belli bir türdeki (mesela, kasıtlı veya hukuka aykırı vb.) beyanın değil de herhangi bir beyanın “adil yargılama”nın gerçekleşmesine engel olacağı varsayımına dayanmaktadır ki böyle anlaşılması halinde görülmekte olan bir dava hakkında basın-yayın organlarında haber-yorum yapmak kadar, davanın ilgili olduğu konunun hukuki yönden tartışılması da suç sayılacaktır. Keza, madde bu haliyle dava hakkında beyanda bulunan öznenin kişiliğini dikkate almamaktadır. Oysa, mesela çıkarları davanın sonunda verilecek hükme bağlı veya ondan ciddi olarak etkilenecek olan bir şirketler grubun elindeki medya araçlarıyla sistematik bir şekilde mahkemeyi etki altına alacak yayın yapması ile, herhangi bir gazetecinin dava hakkında haber yapması arasında “adil yargılamayı etkileyebilme” bakımından büyük bir fark vardır. Bunun gibi, kamu gücünü kontrol eden bir siyasetçi veya yüksek bürokratın bir dava hakkındaki beyanı ile bir hukukçu yazarın davanın konusu hakkında kaleme aldığı bir yazı da mahkeme üzerinde aynı etkiye sahip değildir.

Aslına bakılırsa, davanın konusuyla çıkar veya bir şekilde yakınlık ilişkisi bulunmayan kişilerin konunun hukuki olarak aydınlatılmasına hizmet edecek ve böylelikle yargı organlarını muhtemel yanlışlardan sakındırabilecek görüş ve eleştirileri suç olmak şöyle dursun, davanın “adil” sonuç üretmesine katkı yapabilecek fiillerdir. Yargının pozitif normlarını okuma ve yorumlamada zaman zaman yaptığı vahim hatalar ve hukuki muhakeme konusundaki genel yetersizliği düşünülürse, bu noktanın Türkiye için hayati önemi bulunduğunu anlamak kolaylaşır. “Yargıyı etkileme” bu anlamda olması gereken bir şeydir; çünkü, yargının kamusal tartışmadan etkilenmemesi onun “adil sonuçlar” üretmeme riskini daha da artırmaktadır.

Denebilir ki, ilgili ceza normunda bu hususlar açıkça yazılmamış olsa bile mahkemelerin bunları zaten göz önünde bulundurmaları gerekir; dolayısıyla, yasanın bu nedenle eleştirilmemesi gerekir. Ne var ki, Türkiye’deki yargı kültürünün bilinen özelliği kanunların bu gibi konulardaki düzenlemelerinin eksiksiz-kusursuz olmasını ve özgürlüklerin kaderinin yargının yorumuna bırakılmamasını gerektirmektedir. Bu hususun önemini “gizliliğin ihlâli”yle ilgili ceza normunun mahkemelerce yorumlanma biçimi gösterebilir. “Soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak damgalanmalarını sağlayacak şekilde görüntülerinin yayınlanması”nın yasaklanması (TCK, m. 285/4) şüphesiz “masumiyet karinesi”nin gereğidir. Ama mahkemelerimiz 285. maddedeki “soruşturmanın gizliliği”ne riayet buyruğunun asıl muhatabının gazeteciler değil fakat savcılıklar ve mahkemeler ile ilgili emniyet personeli olduğunu görmezden gelmektedirler. Başka bir anlatımla, bu maddenin asıl yasakladığı “içeriden” bilgi sızdırmaktır, yoksa gazetecinin şu veya bu şekilde ulaştığı bir bilgiyi haberleştirmesi değil. Gazeteci elbette ulaştığı bilgiyi haber yapacaktır, burada eğer cezalandırılması gereken biri varsa o da bu bilgiyi “içeriden sızdıran” kişidir.

(Taraf, 09.02.2011) 

 

 

 


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.