Mustafa Erdoğan

Prof. Dr., Kurucu Üye



Türkiye'de Mal-Mülk Emniyeti Var Mı?

Son iki-üç yılda yaşadıklarımız Türkiye'de mal-mülk güvenliğinin varlığından şüphe etmemize neden oluyor. Gerçi, sorunlu yanları bulunmakla beraber, yürürlükteki Anayasa kişilerin mülkiyet hakkını kabaca koruma altına almıştır. Ne var ki, başka haklar için sözkonusu olduğu gibi, mülkiyet hakkı için de asıl mesele bu konudaki gerçek durumun, yani idarî ve hukukî pratiğin ne olduğudur. Bu açıdan bakıldığında, Anayasa ne derse desin, Türkiye'de gerçekte hiç kimsenin mülkiyeti güvende değildir; devlet istediği zaman istediği kişinin mal-mülküne rahatlıkla el koyabilir.

Ancak belirtmek gerekir ki, bu yeni bir durum olmayıp, çok eskiden beri böyledir. Türkiye'de müsaderecei devlet geleneğinin geçmişi, mülkiyetin tam bir korumaya sahip olmadığı Osmanlı dönemine kadar geri gider. Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar mülkiyeti anayasal-hukukî bir temel hak olarak resmen tanımak zorunda kalmışsa da, gerçekte toplumu "kapıkulları" olarak gören zihniyetten kurtulmuş değildir. Onun içindir ki, devlet nazarında hiç kimse için, ama özellikle de gayrımüslimler için mülkiyet temel bir hak, hatta bir "hak" değildir.

Her ne kadar bu durum yeni ortaya çıkmış değilse de, AKP iktidarı "Osmanlıcı" genel eğilimine uygun olarak bu el-koymacı geleneğe sahip çıkmış ve üstelik son yıllarda buna dinî bir kılıf da uydurmuş bulunuyor. Gerçekten de AKP'lilerin çoğu ülkedeki genel zenginliği, ama özellikle de kendilerine muhalif veya düşman olarak gördükleri kişi ve grupların zenginliğini Devletin -dolayısıyla, kendilerinin- kontrolünde olması gereken "Ümmet'in malı" olarak görüyorlar. Ayrıca, kendilerinin Ümmetin Tanrı tarafından görevlendirilmiş temsilcileri olduklarına inandıkları için de1, "düşmanların" mal-mülklerine el koymak suretiyle onları sözümona Ümmete mal etmeye kendilerinde hak buluyorlar.

Çoğu kişinin sandığının aksine, AKP iktidarı mülkiyete keyfî el koyma geleneğini Gülen Cemaatini tasfiye etmeye karar verdikten sonra diriltmiş de değildir. Aslında AKP'liler baştan beri bu müsadereci zihniyete sahip idiler. Nitekim, hatırlayanlar olacaktır, iktidarının daha ikinci yılında AKP yönetimi bir tür "yargısız infaz" şeklinde idarî bir kararla Uzanların mal varlığına el koymuştu. Ne var ki, Uzanlara olan haklı nefretin etkisiyle, kamuoyu bu eylemin vahametini fark edememişti.2 AKP iktidaro bugün de keyfî idarî tasarruflarla "düşman" addettiği kimselerin mal-mülklerini müsadere etmekte, ama toplumun büyük bir kesimi bu sefer Gülen Cemaatine olan nefret yüzünden yapılanın vahametini idrak edememektedir.

Türkiye'de devletin kişilerin mal-mülküne keyfine göre el koymayı kendisine bir hak olarak görmesi onun "egemenlik"le "mülkiyet hakkı" arasında yanlış bir ilişki kurmasıyla da yakından bağlantılıdır. Cumhuriyet Türkiye'sinin devlet eliti ve bürokrasisi baştan beri devletin egemenliğinin kişilerin mülkiyet haklarını geçersiz kıldığını varsayma eğiliminde olmuştur. Devlet, ülkenin egemeni olmasının kendisine özel mülkler üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma yetkisi verdiğini zannetmektedir. Dahası, Cumhuriyet bürokrasisi, sırf ülkede egemen olduğu için, bütün bir ülkeyi ve onun üstündeki her şeyi, hatta yeri geldiğinde kişileri bile, devletin özel mülkü gibi görmektedir.

Oysa, "egemenlik" mülkiyet hakkı dahil olmak üzere hiçbir hakkı ne geçersiz kılabilir ne de onlara üstündür. Çünkü, her şeyden önce, egemenlik bir hak meselesi değil, güç meselesidir. Herhangi bir ülkeyi bir şekilde yönetebilme iktidarını ve konumu ele geçirmiş olmak, "egemen"e o ülkede yerleşik olan "kişiler"in temel hakları üzerinde keyfî tasarrufta bulunma hak veya yetkisi vermez.

İşte, Türkiye'de devletin kişilerin mal-mülklerine keyfî olarak el atmayı yerleşik bir pratik haline getirmiş olması, esas itibariyle, sırf egemen olduğu için böyle bir yetkiye sahip olduğuna ilişkin bu yanlış düşünceden kaynaklanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti'nin özel mülkiyeti reddeden müsadereci anlayışının çok bariz bir uygulamasını, 1974 harekâtı sonrasında Kıbrıs'ta ele geçirilen bölgedeki Rumlara ait özel mülkleri keyfî olarak başkalarına -tabiî ki Türklere ve özellikle de "fevkalâde himayeye mazhar" kişilere- dağıtmasında görmüştük.

Örneği Kıbrıs'tan vermem kimseyi yanıltmasın, devlet egemenliğinin kişilerin mülkiyet hakların ilga ettiği veya onların üstünde yer aldığı düşüncesi sadece "fethedilen" topraklardaki özel mülklerle sınırlı değildir. Türkiye Cumhuriyeti kendi vatandaşlarının mal-mülkleri konusunda da aynı bakışa sahiptir. Devlet elitine ve bürokrasiye hâkim olan bu sapkın düşünce yüzünden, Türkiye’de mülkiyet hakkının gerçek bir garantisi yoktur, hatta “mülkiyet hakkı”nın hiç tanınmamış olduğu bile söylenebilir. Devlet (pratikte bürokrasi) kendisini bizim "sahipli" diye bildiğimiz her şeyin nihaî maliki olarak görmektedir.

Sonuç olarak, AKP iktidarı mülkiyet hakkını tanımamakla aslında Türkiye'nin devlet geleneğinde bilkuvve var olan bir eğilimi su yüzüne çıkarmıştır. Bunun sapkın bir anlayış olduğu siyasî seçkinlerde, bürokraside ve hatta yönetilenlerde yerleşik bir kanaat haline gelmedikçe, iktidarlar değişse bile Türkiye'de özel mülklerin müsadere edilme riski hep var olacaktır.


1 Dışardan bakanların "yolsuzluk" olarak gördükleri şeyleri kendilerinin öyle görmemeleri de aynı nedenden ileri geliyor olsa gerektir.

2 Daha o zaman bu olayın özgürlüklerimiz için ifade ettiği büyük tehlikeye dikkat çekmiştim. Bkz. Mustafa Erdoğan, "Özgürlüklerimizin Garantisi Var Mı?", Tercüman, 19 Şubat 2004.


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.