Mustafa Erdoğan

Prof. Dr., Kurucu Üye



TÜRKİYE İÇİN BİR DURUM DEĞERLENDİRMESİ

Genel Siyasî Yönelimler

Anayasa 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’ni, başka özellikleri yanında, hukuk devleti olarak nitelemekte ve bununla tutarlı birçok ilke, kural ve kurumsal düzenleme içermektedir. Ancak bu anayasal iddiasına veya vaadine rağmen Türkiye hiçbir zaman tam bir hukuk devleti olamamıştır. Elbette Anayasanın bu bakımdan eksik-gedikleri ve kusurlu yanları vardır, ama Türkiye’de hukukun üstünlüğünün tam olarak yerleşmemesinde anayasal-normatif düzenlemeden daha çok siyasî-idarî uygulamanın etkili olduğu söylenebilir. Bu durum son yıllarda daha belirgin bir hal almıştır. Bu bir yandan Türkiye’de öteden beri hâkim olan hukukun üstünlüğü fikriyle bağdaşmayan fikrî ve kurumsal geleneklerin, öbür yandan son yıllarda belirginleşen ve hukukun üstünlüğüyle bağdaşmayan yeni anlayış ve yönelişlerin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bunları, hukukun üstünlüğünün yerleşmemesinin hem temel nedenleri hem de göstergeleri olarak düşünebiliriz. Son yıllarda AKP iktidarına ârız olan hukuk tanımazlık eğilimini bu çerçevede düşünmek gerekiyor.

a) Hikmet-i Hükümet Felsefesi

Türkiye’nin devlet geleneği aşağı yukarı Tanzimat’tan buyana “hikmet-i hükümet” felsefesine dayanmaktadır. Hikmet-i hükümetçi felsefenin hukukun üstünlüğünün tam karşısında yer alan bir siyasî anlayışı temsil ettiğine daha önce işaret edilmişti. Çünkü, hikmet-i hükümet devleti ve otoriteyi toplumsal-siyasal varoluşun merkezine yerleştirir ve bunun doğal bir sonucu olarak kamu hayatında önceliği hukuk ve adalete değil fakat devletin her ne pahasına olursa olsun idamesine verir. Dolayısıyla, bu felsefeye bağlı bir yönetim hak ve özgürlükleri güvence altına almak yerine güvenlik öncelikli bir siyasî-idarî uygulamaya yol açar. Ayrıca, hikmet-i hükümetçi aşkın devlet anlayışı devlete izafe edilen veya onun adına yapılan her faaliyete ve onu yapanlara peşin bir sorgulanamazlık sağlar ki bu da devlet yönetiminde hukukilik ve şeffaflığı temelden sarsar.

AKP hükümetlerinin aşağı yukarı 2011’den sonraki söylem ve uygulamalarında bu anlayışı devraldıklarının pek çok kanıtı vardır. Türkiye’nin hukukun üstünlüğü hedefinden son yıllarda hızla uzaklaşmakta olmasında en etkili olan faktörlerden biri AKP iktidarının “hikmet-i hükümet” felsefesini içselleştirmiş olmasıdır.

Hukuk devleti veya hukukun üstünlüğünün hayata geçirilmesinde sosyo–ekonomik ve kültürel altyapının çok hayatî bir rol oynadığı şüphe götürmez. Toplumda ve idarecilerde hukuka uyma konusunda yaygın bir inanç yoksa, yerleşik bir yargı bağımsızlığı kültürü gelişmemişse, hukukun üstünlüğünü esas alan bir hukuk uygulaması ve kültürü yoksa hukuk devletini uygulamaya koymak pek kolay olmayacaktır. Belirtilen hususlarda yerleşik kültür oluşturmak yıllar hatta onyıllar alabilecek bir uğraşı gerektirmektedir.(16)

Türkiye’de iktidara gelen her siyasi grubun ya da kültürel kimliğin devletin kutsallığına (hikmet-i hükümet) sığınma arayışına girmesinin arka planındaki bazı sosyolojik ve kültürel nedenlere işaret edilmesi faydalı olabilir. Bunların başında Türkiye’nin çok güçlü bir devlet geleneğine sahip olması gelmektedir. Güçlü devlet aynı zamanda zayıf toplum demektir. Türkiye’de geleneksel olarak toplum devlete göre ikincil ve ona bağımlı bir varlık alanıdır. Bu tarihsel arka plan Türkiye’de toplumun devleti birincil siyasî değer olarak anlamasını ve bu algının yerleşmesini sağlamış, bu da devletin bekâsı uğruna her şeyin bu arada, hukukun da- fedâ edilmesini meşru gören kültürel bir tutumu beslemiştir.

Öte yandan, Türkiye’de siyasetin süresi birey değil kültürel, ideolojik, sınıfsal vb. kimlikler veya kollektivitelerdir. Bir tür kabilecilik olarak görülebilecek olan bu anlayışta, siyasetin hedefi de devlet aygıtını mensup olunan “kabile”nin çıkarlarını artırmak üzere kullanmaktır. Bu aynı zamanda, devlet iktidarının ele geçirilmesi sayesinde, kabilenin çıkarlarını devlet veya toplum menfaati olarak tanımlamaya da imkân vermektedir. Böylece, “hikmet-i hükümet”in varsaydığı devletin “kutsallığı” devleti kontrol etmekte olan grubun görüş ve çıkarlarına da yansımakta ve onları hukuken dahi sorgulanamaz hale getirmektedir.

b) Çoğunlukçu Demokrasi Anlayışı

Son yıllardaki icraatlarına bakılırsa, AKP kadroları demokrasiyi iktidarların seçim yoluyla değişmesinden ibaret görmektedirler. Bu anlayışa, “millî irade” mitiyle meşrulaştırılmaya çalışılan “çoğunlukçu” bir tasavvur eşlik etmektedir. Formül şudur: Demokrasi seçimde beliren “millî irade”dir, millî irade ise seçilen çoğunlukta tecelli ve temerküz eder. Bu anlayış iktidarı elinde tutanlara eleştiri ve muhalefeti en hafifinden “haddini bilmezlik”, hatta “ihanet” olarak görmenin ve “kendine güveniyorsan parti kur karşıma çık” zihniyetinin de temelini oluşturmaktadır.

Bu, çoğulcu değil tekilci ve çoğunlukçu bir demokrasi anlayışıdır. Bu anlayışa göre, demokrasi seçilmiş çoğunluğun sınırsız iktidarı demektir. Ayrıca, bu iktidar kamu hayatıyla sınırlı olmayıp, toplumun bütün farklı unsurlarının, “millî ve manevî değerlerimiz” adı altında çoğunluğun de- ğerlerini benimsemesi gerektiğini de ima etmektedir. Türkiye uzun bir süre “demokrasisiz yarım hukuk”tan bîzar olmuşken, şimdi de “hukuksuz demokrasi”ye doğru ilerlemektedir. Şu kayıtla ki, eskinin hukuk vurgusu resmî ideolojinin bir kılıfı idi, yeni zamanların sözde demokrasisi ise hukuk fikrini büsbütün reddetmektedir. Yine de bir ortak noktaları var: Her ikisi de toplumun çoğul yapısını ve farklılıkların meşruluğunu reddeden tekilci bir anlayışa sahip.

Bu sözde demokrasi, çoğunluk partisinin toplum hayatının tamamını kontrolü altına alması ve kendi siyasî tasavvurunu paylaşmayanların sivil alanda bile var olma hakkını tanımaması bakımından çoğulculuk karşıtıdır. Bu anlayışta, çoğunluğun bunu yapmaya hakkı vardır, çünkü çoğunluğun “millî irade”yi, milletin iradesini temsil ettiği düşünülmektedir. Onun için, çoğunluk görüşünü paylaşmayanların gelecek seçimlere kadar oturup beklemekten başka bir hakkı yoktur. Onlar “millî irade” karşısında ve “millî irade”ye karşı seslerini yükseltmemeli, “hadlerini bilmeli” ve kamusal meseleler hakkında görüş beyan etmekten, hele çoğunluk iktidarının politikalarını eleştirmekten kesinlikle kaçınmalıdırlar. Kısaca, AKP’ye muvafık olmayanlara tek düşen sessizce oturup itaat etmeleridir. Böylece, AKP’nin demokrasi adına savunduğu şey, devletin topluma vesayet etmesi olmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, devlet başkalarının elindeyken bürokrasi marifetiyle devlet vesayeti sakıncalı idi, ama devlet artık “bizim” (AKP’lilerin) olunca, onun topluma vesayet etmesi meşru hale gelmektedir.

Bu yanlış anlayışın etkisiyle, AKP başta yargı bağımsızlığı ve anayasa yargısı olmak üzere liberal-demokratik bir rejimin tipik denetim mekanizmalarını bile “millî irade”ye ve dolayısıyla kendisinin demokratik yönetim hakkına getirilmiş vesayetçi sınırlar olarak görme ve gösterme çabasındadır.

c) Dost-Düşman Ayrımına Dayanan Siyaset

Türkiye’nin siyasî ve idarî yönetiminde özellikle son iki-üç yılda göze çarpan hukuk-tanımazlığın arkasında yatan başka bir neden de iktidar mevkiindekilere ve genel olarak kamu idaresine hâkim olan “dost-düşman ayrımı”na dayanan siyaset anlayışıdır. İktidar kadroları kendilerine muhalefet edilmesini ve aldıkları siyasî-idarî karar veya tedbirlerin eleştirilmesini kendilerine düşmanlık olarak görme eğilimi içine girmiştir.

Bu dünyanın yabancısı olduğu bir politik anlayış değildir. Meselâ 11 Eylül 2001 Dünya Ticaret Merkezi saldırılarından sonra ABD Başkanı Bush tarafından geliştirilen terörle mücadele doktrini de aynı anlayışa dayanmaktadır. Söz konusu doktrinin temel mottosu, farklı versiyonları olmakla birlikte, “ya bizimlesiniz ya da düşmanla” idi(17). Erdoğan’ın “paralelle mücadele” doktrininin özünde yatan mantık da uluslararası ilişkiler literatürüne “Bush doktrini” olarak geçen “ya bizimlesiniz ya da bize karşı (düşmanın yanında)” mantığıdır.

Belirtmek gerekir ki, karşı karşıya olduğumuz, Türkiye’de geleneksel olarak iktidardakilerin muhalefete kötü gözle bakma alışkanlığından farklıdır. Burada daha ziyade, kendisini “düşman-öteki”ne karşı olarak tanımlayan bir “biz” kimliği ve onun iktidarı vardır. Milletin iyiliğini (“milletin iradesi”ni ve menfaatini) temsil etme konusunda tekelci bir hakka sahip olduğuna inanan cemaatçi bir anlayışıyla karşı karşıyayız. Dolayısıyla da iktidarın dışında kalanlara “milletin iyiliği”ne karşı çalışan düşmanlar olarak bakılmakta ve dolayısıyla da düşmanlar karşısında safların sıklaştırılması istenmektedir. Bu bakışı hukukun üstünlüğü açısından özellikle ve daha tehlikeli kılan şey, “düşman” sayılanlar karşısında kamu idaresinin, hatta yargının da siyasî kadrolarla aynı “cephe”de yer almaya zorlanmasıdır. Bir süredir yürütülen devlet içinde örgütlendiği iddia edilen “paralel yapı ile mücadele” bu şekilde oluşturulan dost-düşman siyasetinin uygulanmasını kolaylaştıran bir etken olmuştur. Dahası, hükümet bu sayede fiilî bir olağanüstü (anayasa-dışı) rejime geçmeyi başarabilmiştir.

d) “Paralel Yapı”nın Tasfiyesi

AKP iktidarının hukukun üstünlüğünden sapmasının başka bir nedeni, devlet içinde örgütlendiğini düşündüğü “paralel yapı”nın tasfiye edilmesi konusundaki kararlılığıdır. “Paralel yapı” kavramıyla kastedilen, başta emniyet teşkilâtında olmak üzere, kamu bürokrasisi içinde yer alıp da görevleriyle ilgili konularda resmî-hukukî hiyerarşi dışında kalan kişi veya gruplardan gelen talimatlara göre hareket eden bir grup kamu görevlisinin var olduğu ve bunların kendi aralarında koordineli bir şekilde hareket ettikleridir. İddiaya göre, devlet içinde örgütlenmiş olan bu grup Gülen Cemaatinin bir uzantısı olup, Fethullah Gülen’in talimatlarıyla hareket etmektedir. Cumhurbaşkanına ve hükümete göre, Gülen Cemaatine yakın bazı kamu görevlileri paralel bir devlet gibi hareket etmekte, hatta örgütlü bir şekilde hükümeti devirmeye çalışmaktadırlar. Yine hükümet ve iktidar partisi çevreleri, “paralel yapı”nın yargı içinde de uzantıları bulunduğunu ve bunların askerî vesayetin tasfiyesine yönelik yargılamaları amacından saptırarak hükümetle silâhlı kuvvetlerin arasını açmaya, hatta bu yolla “millî orduyu tasfiye etmeye” çalıştıklarını ileri sürmektedirler.18 Hükümet bu gerekçelerle yaklaşık iki yıldır özellikle Gülen Cemaatiyle ilgili tutumu bakımından Anayasayı ve hukuku askıya alan, olağanüstü rejim benzeri fiilî bir durum yaratmıştır.

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, gerçek olması halinde, devlet içinde kastedilen türde bir (“paralel”) yapılanmanın varlığının hukukun üstünlüğüyle bağdaşmayacağı açıktır. Çünkü bu, kamu yetkilerinin özel ve kişisel amaçlarla kötüye kullanılması, kamu idaresinde keyfîlik ve kayırmacılığın hâkim olması anlamına gelir. Bu nedenle, gerçek olması halinde, bu yapı içinde yer alan kamu görevlileri hakkında hukuk çerçevesinde gerekli idarî ve yargısal takibatın yapılması tabiîdir.

Ancak, yargısal kararlar için aynısı söylenemez. Askerî vesayetin tasfiyesi amaçlı davalarda verilen kararların düzeltilmesinin yolu yine yargı sisteminin kendi içinde mevcuttur. Nitekim, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurular üzerine verdiği kararlardan sonra yeniden başlayan yargı sürecinin sonucunda bazı mağduriyetler giderilmiştir. Bunun dışında, hâkimlerin verdikleri kararlardan sorumlu tutularak haklarında idarî ve yargısal işlemler yapılabilmesi için, kararlarının hukuken “yanlış” olduğunun iddia edilmesi, hatta “yanlış” olması yetmez; onların bilerek ve isteyerek hukuka aykırı kararlar vermiş, yetkilerini kasıtlı olarak kötüye kullanmış olmaları gerekir. Hukuk uygulamasında mahkemeler arasında yorum ve içtihat farklılığı olağan bir durumdur, dolayısıyla “farklı” kararların kimilerine göre “yanlış” olması o kararları veren hâkimler hakkında idarî ve cezaî takibat yapılmasına gerekçe oluşturmaz.

Öte yandan, devlet içinde iddia edilen türde bir yapılanmanın varlığı ancak hukuka uygun olarak yürütülecek yargısal süreçlerle ortaya çıkarılabilir. Ama ne yazık ki bu konuda yargının olağan işleyişine izin verilmemiş ve siyasî bakış açısından bu meseleyle ilgili görülen herkese peşinen suçlu muamelesi yapılmıştır. Keza, suçun şahsiliği ilkesi yok sayılarak, toptancı bir cezalandırma yoluna gidilmiştir. Dahası, “paralel yapı” bahane edilerek bütün bir Cemaat, hatta ona sempati duyan yahut sempati duyduğu rivayet edilen herkes baskı altına alınmış, Cemaat sivil alandan tamamen tasfiye edilmeye çalışılmıştır. Cemaatin tasfiyesi saplantı haline getirildiği için, “paralel yapının tasfiyesi” ucu hükümetle uyumlu davranmayan her kesimden kişi ve gruba uzanan kapsamlı bir cadı avına dönüşmüştür.

Kaldı ki, “paralel yapıyla mücadele” iddiasının hükümetin hukuk ve demokrasi adına sahici bir endişesiyle ilgili olduğu da şüpheli görünmektedir. Çünkü hükümet devlet içinde “paralel yapı”nın varlığını, ucu kendisine uzanan büyük yolsuzluk iddialarının ortaya çıkmasıyla birlikte, Aralık 2013’te birdenbire keşfedivermiştir. Başta o zamanki başbakan Erdoğan olmak üzere, iktidar çevreleri bunun “paralel yapı”nın bir darbe girişimi olduğunu ileri sürmüştür.(19) Bu durum hükümetin “paralel yapı”yla ilgili iddialarının inandırıcılığını son derece zayıflatmaktadır. Ayrıca, eğer böyle bir yapının varlığı gerçekse, bu kendi iktidar döneminde gerçekleştiğine göre, bundan en başta AKP iktidarının sorumlu olması gerekirdi.

Bütün bunlar, iktidarın bu meseledeki asıl derdinin “devlet içinde örgütlenmiş olan paralel yapı”nın tasfiyesi olduğu konusunda ciddî şüphe uyandırmaktadır. Gerçekte yapılmak istenenin, “paralel yapı” bahanesini kullanarak aslında Gülen Cemaatinin sivil alandaki varlığını da tasfiye etmek ve genel olarak muhalefeti sindirmek olduğu kuşkusu doğmuş- tur. Diğer dinî cemaat ve grupların tamamına yakınını kendisine şu veya bu şekilde bağlı veya bağımlı hâle getirdiği gerçeğiyle birlikte düşündüğümüzde, AKP’nin Gülen Cemaatine yönelik hamlesinin onun yukarıda işaret edilen sivil alanı da devlet (parti) kontrolü altına alma stratejisinin bir uygulaması olduğu akla gelmektedir. Nitekim başlangıçta “paralel yapı”ya mensup kamu görevlileriyle ilgiliymiş görülen operasyonun kapsamı zamanla genişlemiş ve Cemaate yakın veya sempatizan olduğu düşünülen bütün sivil unsurların baskı altına alınmasına yol açmıştır.

Bu meyanda, anaokulları da dâhil olmak üzere Cemaate yakın neredeyse bütün özel okullara sık sık polis refakatli sözde “denetim”ler yapılması alışkanlık halini almıştır. Benzer şekilde, Koza-İpek grubu ve Boydak Holding gibi “sempatizan” ticarî-sınaî teşebbüsler görünüşte “denetim” amaçlı baskınlar marifetiyle sindirilmeye çalışılmaktadır. Hatta, Melikşah Üniversitesi örneğinde olduğu gibi, sözde terör bahanesiyle polis üniversite bile basar hale gelmiştir.(20) Bütün bunlar iktidarın “devlet içindeki paralel yapının tasfiyesi”ni, Cemaatin ve ona maddî-manevî destek sağlayan bütün unsurların sivil alandaki varlığını sona erdirmek için bahane olarak kullandığını göstermektedir.

İktidar partisi bu konuda o kadar “gözü kara” bir tutum içindedir ki, Gülen Cemaatini ulusal güvenlik için tehdit teşkil eden bir “terör örgütü” olarak “Kırmızı Kitap”a geçirmekte bile beis görmemiştir.(21) AKP iktidarının bu yolla hukukî kavram ve terimleri amacından saptırdığı açıktır. Ayrıca, kendi “düşman”ını otomatik olarak “devletin düşmanı” saydığının da açık bir göstergesi olan bu olay, AKP’nin kendisini devletle özdeşleştirme ve gitgide bir parti devleti oluşturma yönündeki genel eğilimiyle de tutarlıdır. Ne var ki, parti-devlet özdeşliğine dayanan bir rejimin demokrasiyle olduğu gibi, hukukun üstünlüğüyle de bağdaşmayacağı açıktır.

İktidarın derdinin “devlet içindeki paralel yapı”nın tasfiyesi olduğundan kuşku duymamızın başka bir kanıtı da, bu bahaneyle oluşturulan mekanizmaların bütün muhalifler için uygulamaya konulmuş olmasıdır. Nitekim, ifade özgürlüğüne yönelik baskıların sembolü haline gelen Cumhurbaşkanına hakaret suçlamalarından tüm toplum kesimleri nasibini almaktadır(22). Parti devletinin arzularına tam olarak mûtî olmadığı düşünülen Doğan Medya grubunun devlet yöneticileri ve destekçileri tarafından alenen tehdit edilmesi de bu yönelimin başka bir somut göstergedir. Bunun gibi, 7 Haziran seçimleri öncesinde Başbakanın tüm muhalefet partilerini yasa dışı örgütlerle irtibatlı göstererek “üç parti ve üç paralel örgütle” mücadele ettiklerini söylemesi de parti devleti dışındakiher kesimin vatan hainleri sınıfına dahil edildiğini göstermektedir(23).

 

 (16) Tamanaha 2007: 13 vd.

(17) Başkan George W. Bush’un Kongre’nin 20 Eylül 2001 tarihli birleşik oturumunda şöyle demişti: “Ya bizimlesiniz, ya da teröristlerle.” Bkz. WhiteHouse.gov Address to a Joint Session of Congress and the American People. Başkan Bush muhtelif konuşmalarında kısmen değişik ifadeler kullanmıştır; “ya bizimlesiniz ya da bize karşı”, “ya bizimlesiniz ya da düşmanla” gibi.

(18) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25431903.asp

(19) http://www.bbc.com/turkce/haberler/2014/01/140115_erdogan_darbe

(20) http://www.zaman.com.tr/ekonomi_abdullah-gulun-actigi-universiteye-baskin_2316915.html

(21) http://www.haberturk.com/gundem/haber/969555-paralel-yapi-ic-tehdit-olarak-kirmizi-kitapa-girecek

(22) Meselâ, yapmış olduğu bir heykel yüzünden başbakan olduğu dönemde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la arasında yaşanan “ucube” polemiği nedeniyle hakaret davası açıp 10 bin TL tazminat kazanan heykeltıraş Mehmet Aksoy kazandığı tazminat ile heykel mi yapacağı sorusuna “Haram parayı heykele yatırmam” şeklinde cevap verdiği için Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği gerekçesiyle 4 yıl 8 aya kadar hapis istemiyle dava açılmıştır. Birgün Gazetesi 5.7.2015 Başka bir haber şöyledir: Soma faciasının yıl dönümünde, hayatını kaybeden 301 işçiyi anmak için Eskişehir’de Haziran Hareketi’nin düzenlediği eyleme katılan 173 kişiye, attıkları slogan sebebiyle “cumhurbaşkanına hakaret” soruşturması açıldı. Birgün Gazetesi 24.6.2015 Hürriyet Washington temsilcisi Tolga Tanış hakkında dava, Today’s Zaman Genel yayın yönetmeni Bülent Keneş Hakkında Mahkumiyet vb.


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.