Mustafa Erdoğan

Prof. Dr., Kurucu Üye



Türkiye Nereye Gidiyor?

Cevaplanması zor bir soru: Türkiye nereye gidiyor?... Zor, çünkü bugün Türkiye'nin geleceğine ilişkin güvenli bir tahminde bulunmak için hiç de elverişli olmayan şartlarda yaşıyoruz. Herkesçe malûm olduğu üzere, bu şartlar sadece güvensizlik ve belirsizlik taşıyor.

Nitekim, iktidar partisi taraftarları dışında hiç kimse kendisini güvende hissetmiyor. Toplumun aşağı yukarı yarısına endişe ve korku hâkim. Bu ortamın başka bir özelliği de belirsizlik: Kimse geleceğin ne getireceğini kestiremiyor. İronik olan şu ki, sadece siviller değil, muhtemelen bir tek kişi hariç, siyasetçiler ve bürokratların da ülkenin geleceğine dair ne bilgileri ne de fikirleri var.

Toplum olarak mahkûmu olduğumuz o uğursuz belirsizlik ve güvensizliğin ana nedeni ise, yine herkesin kolaylıkla gözleyebileceği gibi, Türkiye'nin son birkaç yıldır kural tanımayan, keyfî bir yönetim altında olması. Keyfî yönetimin başka bir adı, malûm, "hukuksuz yönetim"dir; yani, kurallara göre değil de iktidardakilerin değişken heves ve arzularına göre yönetimdir.

Çoğu kişinin sandığının aksine, bu keyfîlik veya hukuksuzluk hâli yaklaşık bir yıldır "olağanüstü yönetim" altında olmamızdan kaynaklanmıyor. Aslına bakılırsa, keyfî yönetimin geçmişi biraz daha geriye gitmektedir. Bu arada, olağanüstü hâlin yönetim tarafından anlaşılma ve uygulanma şekli de çok sorunlu. Evet, olağanüstü hal yürürlükteki Anayasa tarafından öngörülmüştür ve Türkiye'de on aydır devam eden resmî bir olağanüstü hal var. Ne var ki, olağanüstü hal istisnaî bir rejim olmakla beraber hukuksuz bir rejim değildir.  Sadece Türkiye'nin de uymayı taahhüt ettiği evrensel standartlar bakımından değil, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası açısından da durum böyledir.

Bu standartlar ve Anayasamız açısından, olağanüstü de olsa, yine hukuk çerçevesinde, hukuka bağlı bir yönetimdir sözkonusu olan. "Olağanüstü hâl", yönetimin tümden olağandışılaşması, insanların hayatının altüst edilmesi demek değildir. Başka bir anlatımla, terimde yer alan "olağanüstü" sıfatı içinde bulunulan ve dolayısıyla üstesinden gelinmesi gereken şartları niteler; yoksa yönetimin normalden büsbütün ayrılmasını, çığırından çıkıp hak-hukuk tanımaz hale gelmesini ima etmez.

Hâlihazırda cârî olan uygulamanın aksine, olağanüstü hal Anayasanın askıya alınması değildir. Olağanüstü hal anayasal düzene alternatif bir rejim değil, Anayasa içinde ve Anayasayla tanımlanmış, sınırları belli edilmiş bir yönetim biçimidir. Bu demektir ki, olağanüstü hal Anayasayı değil, Anayasanın öngördüğü şekilde kanunlar, kararnâmeler ve idarî düzenlemeleri etkiler. Bu düzenlemeler bir hukuk devletine yaraşır şekilde, olağanüstü yönetimde vatandaşların neyi yapıp neyi yapamayacaklarını, ihtiyaç olması halinde kimlerin hangi temel haklarının ne ölçüde kısıtlanacağını önceden kurallara bağlarlar.

Öte yandan, olağanüstü hal savaş hali filân da değildir. Dolayısıyla olağanüstü yönetimin muhatapları "düşmanlar" olmayıp; hak sahibi kişiler ve çoğunlukla da vatandaşlardır. Olağanüstü hal keza, seferberlik ve sıkıyönetim de değildir. Olağanüstü hal, normal yönetim usullerinden bir ölçüde sapıldığı, fakat halâ hukuka bağlı bir rejimin adıdır. Bazı temel hak güvencelerinin Anayasanın öngördüğü şekilde ve durumun gerektirdiği ölçüde geçici olarak gevşetilmesi demektir olağanüstü hal.

Olağanüstü hâlin amacı sıradan vatandaşları rahatsız veya mağdur etmek değil, vatandaşların hayatını zorlaştıran olağandışı engelleri kaldırmaktır. Başka bir deyimle, olağanüstü halden genel olarak vatandaşlardan ziyade, ülkeyi olağanüstü şartlara itenlerin, yani olağanüstü hal ilân edilmesine sebep olanların rahatsız olması beklenir.

Olağanüstü yönetim ister istemez "yürütme"yi öne çıkarırsa da, bu, devletin diğer temel organlarının devre dışı oldukları, yetki ve sorumluluklarını yitirdikleri anlamına gelmez.  Olağanüstü hal özellikle de devlet yönetiminin bir kişinin irade ve takdirine terk edilmesi demek değildir. Devletin diğer ana organları olan yasama ve yargı da elbette görevinin başında olacaktır. Mahkemeler olağanüstü halde görev başında oldukları için de, son derece sınırlı bir-iki istisna dışında, bütün yargı yolları haklarını aramak isteyen kişilere açıktır.

Aslına bakılırsa, kişiler hak arama yollarının açık olmasına en fazla olağanüstü yönetim dönemlerinde ihtiyaç duyarlar. Anayasa Mahkemesi'nin olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamelerine (KHK) karşı açılan davalara bakmayı reddetmesi tam da bu nedenle vahim bir hata olmuştur. Türkiye yeniden normalleştiğinde bu meseleler daha rahat bir şekilde ve teferruatlı olarak tartışılacaktır ama şimdiden şu kadarını söyleyeyim ki, AKP iktidarının son bir yılda KHK adı altında yaptığı düzenlemelerin modalitesinin Anayasa'nın öngördüğü aynı adlı hukukî işlem türüyle pek ilgisi yoktur.

AKP'nin olağanüstü KHK'ları daha ziyade padişah fermanlarına benzemektedir. Bu uygulama, aynı zamanda, tümüyle uygulamaya geçtiğinde yeni anayasal düzenin nasıl bir şey olacağı hakkında da bize çok sağlam bir ipucu vermektedir.

 

 Bu yazı Ortak Söz'den alınmıştır.


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.