Mustafa Erdoğan

Prof. Dr., Kurucu Üye



Türkiye'nin Gündemi Hiç Değişmiyor

Türkiye, malûm, son birkaç yıldır bir rejim değişikliği süreci yaşıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğindeki AKP iktidarı bugün itibariyle Türkiye'yi medenî dünyanın siyasî standartlarından uzaklaştırma yönünde maalesef epeyce mesafe kaydetmiş bulunuyor.

Bazıları, bunun tam tersinin sözkonusu olduğunu, "Yeni Türkiye"nin mimarı AKP'nin aslında bizi 1982 "darbe anayasası"ndan ve onun getirdiği vesayetçi sistemden kurtardığını söyleyecektir. Ne var ki, yaşadığımız dünyayla ilgili gerçek veriler bu iddiayı yalanlamaktadır.

Yürürlükteki 1982 Anayasası, sonuncusu 2010 yılındaki olmak üzere, zaman içinde yapılan çeşitli değişikliklerle başlangıçtaki "darbe anayasası" niteliğini büyük ölçüde yitirerek özgürlükçü ve çoğulcu-demokratik siyaset tasavvuruyla kabaca bağdaşır hale gelmişti. "Kabaca bağdaşır" diyorum, çünkü silâhlı kuvvetlerin siyasî etkisinin anayasal temellerine pek dokunulmamıştı(r). Ayrıca, Anayasada, özellikle temel haklar rejimiyle ilgili olarak, halâ yapılması gereken değişiklikler var.

Ama ne yazık ki, bu yıl tamamlanan anayasa değişikliği bu eksikleri gidermek veya kusurları düzeltmek yerine, askerî yargının ve sıkıyönetimin kaldırılması hariç, esas olarak özgürleşme ve demokratikleşme yönündeki sözkonusu süreci tersine çevirmeye dönüktür. Bu iddianın kanıtları son birkaç aydır sadece bu satırların yazarınca değil, farklı dünya görüşlerine mensup başka birçok yazar ve akademisyen tarafından da ayrıntılı olarak açıklandığı için bu yazıda o konuya girmiyorum. Şu var ki, AKP iktidarı uygulamada kendi yaptığı cüz'î iyileştirmelerle bile tutarlı hareket etmemektedir. Bunun en belirgin kanıtı, olağanüstü halin uygulanma biçimidir: Bu iktidarın "sıkıyönetim"i kaldırmak konusundaki iradesi sahih olsaydı, "olağanüstü hal"i fiilen sıkıyönetim, hatta bir tür "savaş ve seferberlik hali" olarak uygular mıydı?...

Yazının başlığında Türkiye'nin "gündemi" derken kast ettiğim işte bu hukukî ve fiilî rejim değişikliğinin ima ettiği "özgürlükten kaçış"ın bugüne özgü bir durum olmadığıdır. Hatırlıyorum da, biri 2002 diğeri 2015 yılında olmak üzere, daha önce de iki defa "Türkiye Özgürleşebilir Mi?" başlıklı yazı yazmışım. Bu yazı da aslında onların bir devamı sayılabilir.

"Türkiye'nin Gündemi Değişmiyor" derken aklımda tuttuğum sadece AKP iktidarı dönemi de değil elbette. Aslına bakılırsa, İkinci Meşrutiyet'ten bu yana hep aynı "med-cezir" durumunu yaşıyoruz. İsterseniz kısaca hatırlayalım.

Türkiye'nin siyasî modernleşmesinin dönüm noktası Kanun-i Esasînin 1908 yılında tekrar yürürlüğe konmasını takip eden 1909 Anayasa değişiklikleridir. Bu değişikliklerle birlikte Osmanlı Türkiye'si ilk defa çoğulcu-demokratik siyaseti tecrübe etmeye başladı. Bu dönem Türkiye'sini karakterize eden, siyasî olanları da dahil olmak üzere dernek ve gazete çoğulculuğu idi. Nitekim 1910 yılı itibariyle faaliyet gösteren 353 gazete ve dergi vardı. Ne var ki, bu çoğulculuk tecrübesi kısa sürdü; önce İttihatçıların "sopalı seçimler"i (Nisan 1912) geldi, onu "Bâb-ı Âli" baskını (Ocak 1913) izledi.

Türkiye bu şansı yeniden ancak Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla buldu. Birinci Meclis savaş şartları altında bile tartışmacı-demokratik yapısını esas olarak korudu; bir de adem-i merkeziyetçi, demokratik bir anayasa yaptı (1921). Ama ne yazık ki bu ikinci demokrasi tecrübesi de uzun sürmedi. Nitekim, Nisan 1923'teki anayasaya aykırı "erken seçim" kararıyla başlayan otoriterleşme yönelimi Şeyh Sâit isyanını (Şubat 1925) takiben "Takrir-i Sükûn" rejimine geçilmesiyle sonuçlandı. Bernard Lewis'in nitelemesiyle, "hükümete olağanüstü ve gerçekte diktatörlük yetkileri veren” ve sayesinde bütün siyasî muhalefetin, derneklerin ve basının susturulduğu bu Kanun 1929 yılında kaldırıldıysa da, onun temsil ettiği baskı rejimi gitgide koyulaşarak 1945 yılına kadar sürmüştür.

Türkiye'nin 1945 sonlarından itibaren başlayarak üçüncü defa denediği çoğulcu, yarı-demokratik siyasetin de zamanla otoriterliğe dönüşüp sonunda 1960 askerî darbesiyle noktalandığı malum. 1961 sonlarında başlayan dördüncü demokratik tecrübe de önce 1971'de tökezledi, nihaî "kapanış düdüğü"nü ise 1980 Eylül'ünde yine askerler çaldı. Bu sefer oldukça uzun (üç yılı aşan) bir kesinti yaşandı ve 1983 sonlarında başlayan yeni çok-partili siyaset bugüne kadar resmî olarak kesintiye uğramadıysa da, 1997 başından itibaren yeniden askerî gözetim altına alındı.

AKP'nin 2002 sonunda iktidara gelmesiyle sivil inisiyatif yavaş yavaş yeniden tesis edilip kimi demokratikleşme reformları yapıldıysa da, hep birlikte tanık olduğumuz gibi, bu sefer demokratik aktörün kendisi (AKP) 2011'den başlayan bir süreçle rejimi gitgide otoriterleştirdi. Böylece yeni bir "özgürlükten kaçış" dönemi başladı ve 15 temmuz 2016 darbe girişimini izleyen sözde "olağanüstü hal"le birlikte tam bir "Takrir-i Sükûn" rejimine geri dönmüş olduk.

Evet, Türkiye'nin gündemi hiç değişmiyor.



Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.