Türkiye'nin Yargı Bağımsızlığı Sorunu ve Yüksek Yargıya İlişkin Yasa Tasarısı

“Özgürlük gücün bölünmesinden, mutlakiyet ise gücün yoğunlaşmasından ibarettir.”

Lord Acton

“Yasama, yürütme ve yargı erki Devlet'ten kastedileni ve anlaşılanı bir bütün olarak içerir. Bu erklerin her birinin diğer ikisini dengelemesi sayesindedir ki, insan doğasındaki Tiranlığa yönelik eğilim kontrol altına alınır ve kısıtlanır ve özgürlük bütün düzeyleriyle Anayasada korunur.”

John Adams

Anayasal demokrasi, yürütmenin, yasamanın ve yargının rollerinin anayasa ile belirlendiği ve hiçbir organın kendisi için bu şekilde belirlenen yetkileri aşmasına müsaade etmeyen bir sistemdir. Eğer bir ülkede, bu organlar kendileri için tanımlanan sınırları açık bir şekilde aşıyorsa ve bu durum olağanlaşmışsa, o ülkede düzgün bir şekilde işleyen anayasal demokratik düzenden bahsedemeyiz.

Bu açıdan, kuvvetler ayrılığı ilkesi, anayasal demokrasinin zorunlu unsurlarından biridir. Zira bu ilke, ayrı işlevler yerine getiren bu üç organın görev tanımlarının sınırlı olmasını ve birbirlerine müdahale etmemelerini ifade eder. 1789 yılında yayınlanan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nde,  16. maddede “Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının benimsenmediği toplumların anayasası yoktur” denilerek, anayasa kavramı ve kuvvetler ayrılığı ilkesi arasındaki bu zorunlu ilişki vurgulanmıştır.

Dünyanın bir bölgesinde bundan iki yüzyıl önce tamamlanmış tartışmaların ve bugün insanların büyük ölçüde üzerine ortaklaştığı prensipler haline gelmiş bazı kavram ve kuralların Türkiye'de hala özümsenmemiş olması, en ilkel tartışmaları -can sıkıcı bir sıklıkla- tekrar tekrar yapmamıza neden oluyor. Yüz yıldan uzun bir süre önce yaşamış olan Lord Acton'a atfedilen yukarıda alıntılanan ifadede belirtildiği gibi, gücün yoğunlaştığı yerde bireysel özgürlükler tehlikeye girer. Gücün tek elde toplanmasının önüne geçilmesi ve yürütmenin kendisi için öngörülen sınırlara uygun hareket etmesinin sağlanması için ise, her şeyden önce, bağımsız bir yargının varlığı zorunlu bir koşuldur. Yargı bağımsızlığının, başka nedenlerin yanı sıra, gücün sınırlanması ve bireysel özgürlüklerin garanti altına alınmasının aracı olması nedeniyle 'ama'sız savunulması gerekir.

2001 yılında yayınlanan Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi'nin (CCJE) 1 no.lu Görüş'ü “Hâkimler, 'vatandaşların hayatları, özgürlükleri, görevleri ve mülkleri ile ilgili nihai kararları vermekle görevlendirilmişlerdir.' Onların bağımsızlığı kendi menfaatleri için bir imtiyaz veya ayrıcalık değil, hukukun üstünlüğünün ve adalet arayan ve bekleyenlerin menfaatleri içindir” diyerek, yargı bağımsızlığının birey özgürlüğünün ve temel hakların garantisi olduğunu hatırlatmıştır.

Diğer taraftan, yargının bağımsız ve tarafsız olması, başlı başına temel bir hak olarak tanımlanan adil yargılanma hakkının da olmazsa olmaz koşuludur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesine göre adil yargılanma hakkı, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanmayı da kapsamaktadır. AİHM'e göre, mahkemenin bağımsızlığı değerlendirilirken; hâkimlerin atanma şekli, görev süreleri, dışarıdan gelecek baskılara karşı güvencelerinin varlığı ve mahkemenin bağımsızlık görüntüsü sunup sunmadığı kıstasları üzerinden gidilmektedir (Campbell ve Fell Kararı, 1984).

***

Türkiye'de yargı bağımsızlığı, her zaman eleştiri konusu yapılan bir husus olmuştur ve hatta yargı sistemi neresinden tutarsanız elinizde kalacak şekilde sorunludur. Durumun vahametini istatistiklerle sunmak gerekirse, AİHM'nin 2012-2015 yılları arasında Türkiye hakkında verdiği ihlâl kararlarının %75'inden fazlası adil yargılanma hakkının ihlâlinden oluşmaktadır. Avrupa Konseyi üyesi ülkeler arasında Türkiye 6. madde yönünden (adil yargılanma hakkı), 1464 ihlâl kararı ile hakkında en çok ihlâl kararı verilen ülkedir. En yakın rakibi olan Rusya'nın 6. maddeden 924 ihlali bulunmaktadır. Yani Türkiye, adil yargılanma hakkının ihlâli konusunda en yakın rakibine nazaran açık ara farkla birincidir.

Bununla birlikte, yargının itibarsızlaştırılması ve yürütmenin yargıya müdahalelerinin sıklaşmasında son yıllarda emsalsiz bir yoğunlaşma yaşanmıştır. Bu konu, özellikle 2014 yılında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) ve Türkiye Adalet Akademisi Kanunlarıyla, HSYK'da ve Akademi'de Bakanlığın etkisini önemli ölçüde arttıran 6524 sayılı Kanun sonrasında ayyuka çıkmıştır. Nitekim 2015 yılından itibaren çeşitli uluslararası kuruluşlar, Türkiye'deki yargı bağımsızlığı konusundaki endişelerini dile getiren rapor ve bildiriler yayınlamaya başlamışlardır.

20 Haziran 2015'te Venedik Komisyonu, Türkiye'de yargı bağımsızlığına müdahalelerle ilgili bir bildiri yayınlamıştır. Bu bildiride, Türkiye'de hâkimlerin ve savcıların kararlarının uygulanmadığı, savcıların uzun süre boyunca üzerinde çalıştıkları davalarda bir anda görevden alındıkları, hâkimlerin ve savcıların keyfi olarak başka mahkemelere tayin edildikleri, hâkimlerin aldıkları kararlar yüzünden görevden alındıkları, hatta hâkimlerin ve savcıların aldıkları kararlar yüzünden tutuklandıkları tespitleri üzerinden; Türkiye'de yargı bağımsızlığı için yeterli güvencenin olmadığı sonucuna ulaşılmış ve Türk yetkililer bu konularla ilgili gerekli adımları atmaya davet edilmiştir.

Avrupa Birliği'nin 10 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan Türkiye 2015 Yılı İlerleme Raporu’nda ise, Türkiye'de güçler ayrılığı ilkesine saygının ciddi bir biçimde zedelendiği, hâkim ve savcıların büyük bir siyasi baskı altında tutulduğu tespitine yer verilmiştir. Raporda önemli sayıda hâkim ve savcının yerlerinin değiştirilmesi, hâkim ve savcıların itibarının yürütme tarafından zedelenmesi ve kamuoyu açısından önemli davalarda hâkim ve savcıların görevden alınması ve hatta tutuklanması eleştiri konusu yapılmıştır.

Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE) ve Avrupa Savcıları Danışma Konseyi'nin (CCPE) Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda karşılaştıkları sorunlar ile ilgili ortak olarak hazırladıkları 24 Mart 2016 tarihli rapor ise, Türkiye ile ilgili benzer saptamaları içermektedir. Atamalara ilişkin olarak, rapor, Türkiye'de 2014 yılının Şubat ayında yeni HSYK seçimleri ile Adalet Bakanlığının hâkim ve savcı atamalarında ağırlık kazandığını tespit etmiş ve hatta bir hâkimin, e-mailinde, iktidar partisinin “HSYK'ya atanacak hâkim ve savcı listelerini” gönderdiğini ifade ettiği bilgisine yer vermiştir. Raporda, 2014 yılında çıkarılan 6524 sayılı kanun ile HSYK'nın yapısında meydana getirilen değişikliklere ilişkin ciddi kritiklere yer verildiği gibi, Venedik Komisyonu'nun bildirisinde de görüldüğü üzere, hâkim ve savcıların kararlarının uygulanmaması hususu da eleştiri konusu yapılmıştır.

Son olarak, Uluslararası Hukukçular Komisyonu 2 Haziran 2016 tarihinde yayınladığı analizde, özellikle 2014'teki yasanın Adalet Bakanlığı'nın HSYK üzerindeki etkisini arttırdığı ve yargıyı siyasallaştırdığı, bunun yürütmeye yargıyı dizayn etme, hâkimleri tayin etme, önemli davalara belirli hâkimleri atama ve bireysel olarak hâkimler üzerinde baskı kurma imkânı sağladığı eleştirileri getirilmiştir. Bu raporda da, önemli davalardaki hâkimlerin ve savcıların çeşitli yaptırımlara maruz bırakıldığı ve bunun bağımsız karar alma sürecini olumsuz etkilediği vurgulanmıştır.

Görüldüğü gibi, yargı bağımsızlığı için geçerli olan uluslararası standartlar açısından, gerek hâkim ve savcıların atanması, gerek görevden alınmaları ve yerlerinin değiştirilmesi, gerekse onlar tarafından verilen kararların uygulanmaması ve verecekleri kararlar hakkında çeşitli kanallarla baskı altında tutulmaları yönlerinden Türkiye, yargı bağımsızlığı konusunda son yıllarda oldukça sert eleştirilere uğramaktadır.

**

Güzeli çirkin, çirkini ise güzel gösteren bir aynayla ilgili bir öykü vardı. Aynaya tesadüf eseri rastlayan bir kadın, kendisini güzel gösteren bu aynaya bağımlı oluyor ve gün geçtikçe aynada daha da güzel görünen yansımasını izleyerek yemeden içmeden kesiliyordu. Kendisini aynanın lanetiyle ilgili uyaran eşinin ihtarlarını dikkate almayan ve onu kıskançlıkla suçlayan kadın, hikâyenin sonunda hayatını kaybediyordu. Ülke olarak bulunduğumuz durum, bana bu kadının yakalandığı laneti hatırlatıyor. Özellikle son yıllarda bütün kurumların gün geçtikte daha da yozlaştığını görmezden gelerek, her gün kendimize ne kadar da mükemmel olduğumuzu söylüyoruz. Yanlış yaptığımızı dillendirerek bizi uyaranları ise, ülkenin şartlarını bilmemekle veya kötü niyetlilikle suçluyoruz. Bu durum da, bizi yaptığımız yanlışları inatla tekrarlamaya ve daha kötülerini yapmaya sevk ediyor.

2014'te eleştiri konusu yapılan sözü geçen yasa ile HSYK Kanunu'na eklenen Geçici 4'üncü maddede, HSYK'nın o tarihteki Genel Sekreterinin ve yardımcılarının, Teftiş Kurulu Başkanının ve yardımcılarının, Kurul müfettişlerinin, tetkik hâkimlerinin ve idari personelinin görevlerinin Kanunun yürürlüğe girmesi ile sona ereceği düzenlenmişti. Anayasa Mahkemesi söz konusu düzenlemeyi Anayasa'nın 159. maddesine ve hukuki güvenlik ilkesine aykırı olduğu gerekçeleriyle iptal etmişti.

Bugün ise, 13 Haziran'da yüksek yargı organlarının yeniden düzenlenmesine ilişkin bir yasa tasarısı Meclis Adalet Komisyonu'nun gündemine girdi ve bu yasa 2014 yılında çıkarılan kanuna benzer şekilde tartışma konusu oluşturmaktadır. Söz konusu tasarıdaki çoğu düzenleme, Temmuz ayında uygulamaya geçmesi beklenilen istinaf kanun yolunun etkin bir şekilde işleyebilmesini amaçlamış görünüyor. İstinaf mahkemelerinin uygulamaya geçmesiyle başlayacak yeni sistemde, pek çok uyuşmazlığın yüksek mahkemelere taşınmaksızın kesinleşeceği tahmin edildiğinden; bu yönüyle, Yargıtay ve Danıştay'da daire ve üye sayılarının düşürülmesi, olağan dışı bir durum gibi görünmemektedir.

Bununla birlikte, tasarıda, 2014'te HSYK için yapılan uygulamadakine benzer şekilde bu sefer Danıştay üyelerinden Başkan, Başsavcı, Başkanvekili ve daire başkanı olarak görev yapanlar hariç, Yargıtay üyelerinden Birinci Başkan, Cumhuriyet Başsavcısı, bunların vekilleri ve daire başkanları hariç olmak üzere tamamının görevlerinin sona ermesi de düzenlenmekte.

Bu hüküm, Anayasa'ya açıkça aykırıdır ve Anayasa Mahkemesi'nin önüne gitmesi halinde Mahkemenin HSYK Kanunu hakkında vermiş olduğu karara benzer bir şekilde bu düzenlemeyi de iptal etmesi kuvvetle muhtemeldir. Zira her şeyden önce, yukarıda değinildiği gibi, anayasal demokrasinin en temel kurumlarından biri, kuvvetler ayrılığıdır; yasamanın ve yürütmenin yargıya rahatça müdahale edebildiği ve yüksek mahkeme hâkimlerinin kanunla görevden alınabildiği bir ülkede yargı bağımsızlığından söz edilemez. Eğer yüksek yargı mensubu hâkimler, bulundukları görevlerden bir kere kanunla alınabilirse, artık hâkimlik teminatının pratikte hiçbir değeri kalmayacaktır. İktidarda bulunan bir partinin yüksek yargının bütün üyelerini bir kanun çıkararak bir anda görevden alabilecek bir güce sahip olması, hâkimlerin herhangi bir grup tarafından gelecek bütün baskılardan bağışık bir şekilde karar verebilmesini imkânsız kılacaktır.

2014'teki Kanunun HSYK'daki görevden almalara ilişkin bölümü Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edildiğinde, Anayasa Mahkemesi kararı geçmişe yürümediğinden söz konusu iptal kararına rağmen ilgililer görevlerine iade edilmemişti. Yüksek mahkemelerdeki hâkimlerin görevlerine son veren Tasarı'nın yasalaşması sonrasında ilgili hükümler Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilse bile, benzer bir durumla karşılaşılacaktır. Bu durumun bir benzeri de, kanunda öngörülen güvenceler nedeniyle görevlerine son verilemeyen BDDK üyelerinin 4672 sayılı kanunla birlikte kurul üyeliklerine son verilmesiyle 2001 yılında yaşanmıştı. O uygulamada da, Anayasa Mahkemesi'nin ilgili geçici maddeyi iptal etmesine rağmen görevlerine son verilen Kurul üyeleri görevlerine iade edilememiş, fakat idare mahkemelerince kendilerine tazminat ödenmişti.

Kanunda ve hatta Anayasada güvence altına alınan görevlerde bulunanları kanun çıkararak görevden alma uygulaması, hukuki güvenlik ilkesini zedelemekte ve bağımsız olmaları öngörülen bu kurumların bağımsızlıklarını alt üst etmektedir. Böyle bir uygulamanın yerleşik hale getirilmesi, kanunlara ve anayasaya güven duyulamaması sonucunu doğuracağı gibi, ilgili kurumların temellerini ve itibarını da zayıflatmaktadır.

Neresinden tutarsanız elinde kalan güncel uygulama da, Anayasa'da öngörülen hâkimlik teminatını boşa çıkarmaktadır ve yüksek yargıda görev yapan hâkimlerin iktidarın görevlerine son verebileceği ihtimalinin yarattığı baskı altında karar vermeleri gibi ciddi bir tehlike yaratmaktadır. Yazının başında ifade edildiği gibi, anayasal demokrasi ancak devletin organlarının kendileri için belirlenen görev tanımlarına riayet ettiği bir yerde vardır. Bir ülkede yüksek yargı mensupları yasama tarafından çıkarılan bir kanun ile görevden alınabiliyor ve bunun yerleşmiş bir uygulama haline gelmesi bize olağan bir ihtimal gibi görünüyor ise, anayasada belirlenen sınırların pratikte hiçbir değeri kalmamıştır.

Hâkimlerin teminatı ve yargının bağımsızlığı, her şeyden önce vatandaşların özgürlüğünün garanti altına alınması içindir. Bu hem yargının yürütmeyi sınırlandıran en önemli güç olması yönünden hem de adil yargılanma hakkının korunması yönünden geçerlidir. Bu nedenle, bugün yüksek mahkeme hâkimlerinin görevden alınması ve bunun daha sonra da tekrarlanabilecek bir uygulama halini alması tehlikesi, hepimizi ilgilendiren bir tehlikedir.

Bombeli aynanın yansıttığı sahte görüntü bizi bir süre, hatta uzunca bir süre, avutabilirse de; nihayetinde gerçeklik ülkenin bütün kurumlarını çürütmeye ve yozlaştırmaya devam etmektedir. Bu çürüme ve yozlaşmadan nihai olarak zarar görecek olanlar, bu durumu eleştiri konusu yapan uluslararası kuruluşlar değil; bu kurumların muhatabı veya potansiyel muhatabı olan vatandaşlardır. Bu nedenle bizlerin, her şeye rağmen kurumları ve Anayasayı savunmak, onlara sahip çıkmak; devlet organlarını kendileri için belirlenen Anayasal sınırlara uymak konusunda zorlamak yükümlülüğümüz vardır. Çünkü kendi özgürlüğümüzü ancak bu şekilde koruyabilir, geleceğimizi güvence altına alabiliriz. 


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.