Mustafa Erdoğan

Prof. Dr., Kurucu Üye



YA BİAT EDİN YA DA YOK OLUN!

Türkiye’de ulusal düzeyde yayımlanan bir gazetenin 29 Nisan tarihli nüshasının manşeti şöyleydi: “Ya Devlete Biat ya da Yokoluş”… Faşist ideolojinin veciz bir anlatımı olan bu manşet her ne kadar devlet içinde örgütlendiği iddia edilen “paralel yapı”nın tasfiyesi bağlamında kullanılmış ise de, bunda yansıyan temel fikir hâlihazırda devleti yönetenlerin zihin dünyasını çok iyi temsil etmektedir ve bu nedenle de ciddiyetle üzerinde durulması gerekir.

Bu manşet gerçekten de öyle geçiştirilebilecek basit bir şey değildir; kendi varoluşlarını ve özgürlüklerini önemseyen bütün yurttaşları alarma geçirmesi gereken korkunç bir itiraftır bu. Bu bir dil sürçmesi falan da değildir, çünkü son iki-üç yıldır iktidar tarafından zaten uygulanmakta olan bir siyasî felsefenin özlü bir anlatımıdır. Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, bu terminoloji anayasal-demokratik bir devlet fikriyle bağdaşan bir terminoloji değildir. Çünkü, anayasal-demokratik devletlerin dilinde “biat” diye bir kavram yoktur. Açıktır ki, bu slogan hem yurttaşların devlete tek taraflı olarak ve mutlak itaatle yükümlü olduklarını ima ediyor, hem de vatandaşlar için bunun alternatifinin “yokoluş” olduğunu buyuruyor. Ayrıca, “biat” terimi AKP iktidarının son yıllarında “genel kurallara bağlı yönetim” anlayışının yerini “kişisel sadakate dayalı yönetim” anlayışının almış olmasıyla da son derece uyumludur.

Bundan beş ay kadar önce Zaman gazetesinde peşpeşe yayımlanan iki yazıda[1], yurttaşlar için devlete genel bir itaat yükümlülüğü bulunduğu düşüncesinin temelsiz olduğunu, böyle bir yükümlülük var olsa bile bunun kesinlikle mutlak olamayacağını açıklamaya çalışmıştım.  Çünkü, böyle mutlak bir yükümlülüğün kabul edilmesi ancak insanların doğal haklarının kategorik olarak reddiyle ve devletin yurttaşlarına karşı herhangi bir ödev veya yükümlülüğü bulunmadığının kabul edilmesiyle mümkündür.  Oysa bu, söz gelişi ne ortak iyiliği gözetmek ne de adalete riayet etmekle yükümlü olan bir devlet anlayışıdır.

Burada o yazılarda dile getirdiğim argümanlardan ayrı olarak, devlete itaat meselesini -geçen yüzyılın büyük hukuk düşünürlerinden Lon Fuller’ın kılavuzluğunda- hukuk ile adalet bağlantısı açısından da özetlemek isterim.  Fuller hukukun genellikle sanıldığı gibi cebren uygulanan bir normlar sisteminden ibaret olmadığını, bir hukuk sisteminin sahiden “hukuk” adını hak etmesi için karşılaması gereken bazı kriterler olduğunu ve bu kriterlerin “hukukun iç ahlâkı”nı oluşturduğunu belirtmişti. Hukukun adilliğinin asgarî standardı olarak da görebileceğimiz bu kriterler bugün yaygın olarak “hukukun üstünlüğü”nün gerekleri veya “hukukun evrensel ilkeleri” olarak anılmaktadır. Fuller ayrıca, bu ilkelerin devletle yurttaşlar arasında bir karşılıklılık ilişkisi oluşturduğunu da belirterek, devletin, kanunları yaparken bu ilkelerde somutlaşan “hukukun iç ahlâkı”na riayet etmesi şartıyla yurttaşlardan hukuka itaat talep edebileceğini ileri sürmüştü. Daha önceki başka bir yazımda örneklediğim üzere[2], AKP iktidarı son yıllarda bu ilkelerden tamamen sapmış ve hukuku “hukuk” olmaktan neredeyse çıkarmıştır. Buna rağmen, halâ yurttaşlardan kayıtsız-şartsız itaat beklemektedir!

Söz konusu gazete manşetinde ifadesini bulan görüş ise daha da ileri giderek, kişilerin var olmalarını, varlıklarını sürdürmelerini bile devlete kayıtsız-şartsız itaat etmeleri şartına bağlıyor ve bunu “biat” olarak adlandırıyor. Burada, İslâma haksızlık yapmamak için, “biat”in siyasî otoriteye tek taraflı mutlak itaat olarak anlaşılmasının “İslâmî” olmaktan ziyade; kaynağı, 7. yüzyıl sonlarında Hilâfetin Saltanata dönüşmesine kadar geri giden ve 1960’lar sonlarından itibaren Erbakancı “millî görüş”te yeniden canlanan bir sapma olduğunu söylemek durumundayım.

 

Aslına bakılırsa, biatçi felsefe Türkiye’de öteden beri hâkim olan lâikçi devlet-toplum ilişkisi hakkındaki lâikçi resmî anlayışla da tutarlıdır. Burada tuhaf olan, devleti kutsayan ve toplumun varlık nedeni sayan bu “hikmet-i hükümet”çi siyasî tasavvurun hem referansları İslâmî olan hem de kutsal devlet anlayışından şunca zarar görmüş olan bir siyasî geleneğin mensuplarınca böylesine içselleştirilebilmiş olmasıdır.

AKP’nin Türkiye’yi getirdiği nokta gerçekten de ürküntü vericidir: Yeniden “devlet- tapınmacılığı”na dönüş hiç de hayra alâmet değil!

 

 

Prof. Dr. Mustafa Erdoğan

 

[1] Bkz. “Devlete İtaat Mutlak Bir Yükümlülük Müdür?”, Zaman, 30 Kasım 2014 ve “Devlete İtaat Yükümlülüğünün Temeli Nedir?”,Zaman, 6 Aralık 2014.

[2] Bkz. “Hukuk Fikrinin Tahribine Doğru”, Zaman, 10 Temmuz 2014.


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.