Ya devlet Ana Ya Devlet Başa

2002 senesinde AKP’nin iktidara gelmesiyle beraber birey-devlet karşıtlığı üzerinden okuma yapan birçok entelektüel, bütün kötülüklerin anası olarak gördükleri Kemalist devlet paradigmasına karşı çıkan bu hareketi ümitle selamladılar. AKP’nin askeri vesayet olarak adlandırdıkları devlete karşı çıkmasını ve kendisine sivil siyasette alan açma gayretlerini, devletin egemenlik sahasının daralacağının alameti saydılar. Böylece, birey özgürlüklerinin sahası genişleyecek ve ülkenin iç ve dış politikası krizlerden azade olacaktı. Mamafih, beklendiği gibi olmadı.

 

Bir tercihte bulunmak isteyen her insan karşıtlıkları doğru okumak zorundadır. Ve bu her zaman kolay değildir. Mesela, karnınızın acıktığını ve gittiğiniz lokantanın menüsünde sadece brokoli ve kebap olduğunu varsayalım. Yaptığınız seçim, lezzetli bir yemek ile tatsız-tuzsuz bir yemek arasında oluşturduğunuz karşıtlığın sonucu olacaktır. Ancak zihninizde kuracağınız tek karşıtlık bu olmayabilir. Bu yemekleri aynı zamanda, sağlıklı-sağlıksız veya pahalı-ucuz olarak da sınıflandırabilirsiniz. Bu tasnif, sizin seçimlerinizi etkileyecektir. Mamafih, insan zihni birden çok karşıtlığı aynı anda kurmak ve aralarından en rasyonel olanı seçmek gibi zahmetli işlere pek girmez. İhtiyaçlarımız bize tek bir karşıtlık dayatır ve onun izinden giderek seçimimizi yaparız. Bu yüzden, henüz kalp krizi geçirmiş olan bir müşterinin lokantaya gittiği zaman kafasında şekillenen karşıtlık yemeklerin sağlıklı olup olmaması üzerine kurulacaktır. Öte yandan, aynı müşteri, kalp krizi geçirmeden önceki gün ise muhtemelen karşıtlığı lezzet üzerinden tanımladığı için kebap yemeyi tercih etmişti. Dolayısıyla, karşıtlık, tercihi belirlerken ihtiyaçlar da karşıtlığın nasıl kurulacağına karar veriyor. Günün sonunda, ihtiyaçların tercihleri belirlediği, diğer soyut ve alternatif karşıtlık ihtimallerinin görmezden gelindiği bir tablo ortaya çıkıyor. Tercihimizin yanlış olduğunu anlamak için ise bir kriz yaşamamız gerekiyor. Yeni bir karşıtlığı ancak böyle kurgulayabiliyoruz.

Tanık olduğumuz son 20 sene bize sunulan karşıtlıkların ve bunun sonucunda yaptığımız seçimlerin “kriz” üretmesiyle sonuçlandı. Hayatın her alanında, olağan dışı bir durum ile yaşamaya çalışıyoruz. Neredeyse bütün kurumların ve bireylerin kuşatılmışlık düşüncesi içinde olduğu bir durum bu. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarına destek veren ve toplumun yarısını oluşturan insanlar memleketin harici ve dahili bedhahların taarruzu altında olduğuna inanıyor. Toplumun diğer yarısı ise AKP tarafından kuşatıldığını düşünüyor. Farklı toplum kesimlerinin kuşatmayı yarma çabaları ise bize nur topu gibi bir kriz hediye ediyor. İktidar, ulusal güvenlik söylemine sık sık başvuruyor ve kendisini kurtuluş savaşı veren bir ülkenin hükümeti olarak tanımlıyor. Memleketi daha güvenli kılmak için alınacak tedbirlere karar verirken, kamusal tartışmalar yapmaktan imtina ediyor. Dahası, bu tedbirlerin hukuk çerçevesinin dışına taşabileceğinin hoş görülmesini istiyor. Böylece, iç ve dış düşmanlara karşı yürütülen savaşın stratejisi hem devlet sırrına dönüşüyor hem de bu stratejiyi belirleme sürecinde kurumlar ve hukukun yerini AKP siyasi elitinin kişisel ve subjektif yargılamaları alıyor. Öte yandan, kendisini iktidar tarafından kuşatılmış hisseden kesimler ise güvenlik söylemi arkasına gizlenerek elde edilen keyfiliğin otoriter bir rejim inşa etmeyi amaçladığını iddia ediyor. Onlara göre, öncelikle siyaset kurumunun yeniden işletilmesi ve devletin adalet ve şeffaflık gibi ilkeler ile buluşması icap ediyor. Kriz işte bu noktada başlıyor.

Birçok yazar, AKP hükümetinin geçirdiği dönüşümü ve bu dönüşümün yarattığı krizi açıklarken yine “Kemalizm” kavramından medet umuyor. İddia şu ki, Kemalizm’in ceberut ve bireysel özgürlükleri görmezden gelen devlet anlayışı ölmemiştir ve AKP’de vücut bulmuştur. Kemalizm’in aydınlanmacı hedefleri AKP’nin kendine has muhafazakârlığı (hatta bazılarına göre İslamcılığı) ile yer değiştirse de, devlet-toplum ilişkilerinin metodolojisi değişmemiştir. Dolayısıyla, AKP hükümetine muhalefet etmek ile Kemalizm’i eleştirmek arasında bir fark yoktur. Karşıtlık kadimdir ve kökleri eskiye uzanmaktadır. Devletin âli çıkarları karşısında bireyin özgürlüğünü savunmak gerekir. Ve devlet partisi haline gelmiş AKP’ye karşı direniş göstermek özgürlük talebi olan herkesin boynunun borcudur.

TEŞHİSİ YANLIŞ KOYMAK

Katıldığım akademik toplantılarda, en hararetle tartışılan konulardan birisi, AKP’nin otoriterleşme eğiliminin ne zaman başladığı. Bu konuda farklı görüşler mevcut. Ergenekon davasının başlangıcından, Davutoğlu’nun başbakanlık görevinden azledilmesine kadar geçen dokuz yıllık süre zarfında kırılma noktası olarak birçok farklı olaydan bahsedildiğini duydum ve okudum. Aslında bir kırılma noktası bulma çabası beraberinde, kırılma noktasından önceki dönemi tartışmadan muaf tutma eğilimi taşıyor. Kırılma noktasına kadar demokratik, insan haklarına saygılı, özgürlükçü ve müzakere yanlısı bir AKP olduğunu ima ediyor ve yaşanan travmatik bir olay karşısında AKP elitinin tavrının kaçınılmaz olarak değiştiğini kabul etmiş oluyor. Dolayısıyla, AKP hükümetleri altında yaşadığımız, birbirine taban tabana zıt iki dönem olduğu iddia ediliyor. Birçok akademisyen ve entelektüelin kapıldığı bu zan, AKP fenomenini ele alırken bireysel özgürlükler ile ceberut devlet anlayışı arasında kurdukları hatalı karşıtlıktan kaynaklanıyor.

Türkiye’deki karşıtlığı birey ve devlet üzerine kurmak esasında AKP’nin kuruluşundan daha önce başlamıştı. Soğuk Savaş’ın bitimiyle müjdelenen, tarihin demokrasinin dalga dalga yayılmasıyla son bulacağı fikri, birçok akademisyeni heyecanlandırıyor ve küreselleşme, refah, barış ve hürriyet vaat ediyordu. Türkiye’deki siyasal gruplar ve entelektüeller de bu durumdan geç de olsa etkilendi. Geç oldu diyorum zira 28 Şubat sürecine kadar İslamcılık en Ortodoks haliyle devam ediyor, Kürt sorununa dair yapılan tartışmalar şiddet sarmalının gürültüsünde kayboluyordu. Merkez siyaset ise hem yozlaşmış bir politik ekonomiyi temsil ettikleri için kan kaybediyor hem de İslamcılık ve Kürt ayrılıkçılığı gibi sorunlarla uğraştığı için siyasi alana da müdahale etmekten imtina etmeyen ordunun gölgesinde kalıyordu. Kısacası, devletçiliğin karşısında bireycilik düşüncesi kuvvetli bir temsilden yoksundu. Bir yanda devlet olmak isteyen İslamcılar ve devlet kurmak isteyen Kürt ayrılıkçılığı diğer yanda da meşru ve merkezi devlet vardı.

28 Şubat süreciyle birlikte İslamcıların tasfiyesi ve Öcalan’ın yakalanmasıyla taçlanan PKK’ya karşı kazanılan mutlak askeri başarı o zamana kadar pek de itibar görmeyen özgürlükçü söylemleri gündeme taşıdı. Laiklik ve ulus devleti korumaya çalışırken hoyrat davranan ve bu yüzden mütevazi insanların özel hayatlarını tehdit eden devlet olgusu sorgulanmaya başlandı. Birçok akademisyen, Milli Güvenlik Kurulu’nun “milli güvenliği” belirleme sürecini tekeline almasını eleştirdi. Onlara göre, sivillerden arındırılmış bu süreç, alınacak güvenlik tedbirlerini de askerlerin uhdesine bıraktığı için siyasi alanı daraltıyordu. Dahası, askerlerin hükmederken meşruluk zeminleri aldıkları oy değil, omuzlarındaki apoletlerdi. Bu yüzden, formüle edilen güvenlik politikasının temel insan haklarını tahrip edip etmemesiyle ilgilenmek zorunda değillerdi. Günün sonunda, devlet güvenli hale gelirken bireyler güvensiz hale geliyordu. Bu durum, Türkiye’nin dış politikasını ve ekonomik performansını da etkiliyor, onu Batı dünyasından uzaklaştırdığı gibi küresel ekonomiye entegre olmaktan da alıkoyuyordu.

Muhtemelen bu yüzden, 2002 senesinde AKP’nin iktidara gelmesiyle beraber birey-devlet karşıtlığı üzerinden okuma yapan birçok entelektüel, bütün kötülüklerin anası olarak gördükleri Kemalist devlet paradigmasına karşı çıkan bu hareketi ümitle selamladılar. AKP’nin askeri vesayet olarak adlandırdıkları devlete karşı çıkmasını ve kendisine sivil siyasette alan açma gayretlerini, devletin egemenlik sahasının daralacağının alameti saydılar. Böylece, birey özgürlüklerinin sahası genişleyecek ve ülkenin iç ve dış politikası krizlerden azade olacaktı.

Mamafih, beklendiği gibi olmadı. Ordu siyaset yapım sürecine müdahale edemez hale getirildi ancak bireysel özgürlüklerin alanı genişlemedi. Kırılma noktası diye bahsedilen olay her ne ise, ondan sonra AKP’nin pratiklerinde ve söylemlerinde bireysel özgürlüklerin devletin âli menfaatleri için feda edilmesini vazettiği bir dönem başladı. Bu dönem, AKP’nin kendi iktidarına potansiyel tehlike gördüğü her aktörün ulusun güvenliği için tehdit olarak görüldüğü bir noktaya ulaştı. Günümüz Türkiye’sinde, hükümetin politikalarını kamusal alanda eleştiren herhangi bir siyasi oluşumun kolay bir şekilde somut güvenlik tehditleri olarak bütün ülkenin şahit olduğu PKK ve FETÖ ile ilişkilendirildiğine tanık oluyoruz. Günün sonunda, hem meşru muhalefet zemini kayboluyor hem de devlete karşı bireysel özgürlüklerin garantisi olarak görülen adalet, insan hakları, düşünce özgürlüğü, mülkiyet dokunulmazlığı gibi kavramlar milli güvenlik söyleminin toplumda bulduğu karşılık sayesinde radikal ve fantastik bir hâl alıyor.

Geldiğimiz nokta çok açık. Birey ve devlet karşıtlığı üzerinden yapılan okumalar, 2002 yılında AKP’nin seçim başarısıyla başlayan ve akabinde kendini pekiştirmesiyle devam eden bir süreci yeniden başlatmayı umuyor. Lakin bu mümkün değil. Zira, AKP’nin sosyolojik tabanı 90’lı yılların güvenlikçi devletine soyut bir bireycilik ve özgürlük fikrine sahip olduğu için karşı çıkmadı. Başörtülü öğrencilerin üniversitelere girememesi onlar için beden mülkiyetine siyasal otoritenin müdahale etmesinden daha farklı bir şeydi. Onları şaşırtan ve tepki vermeye sürükleyen, Allah’ın sorgulanamaz hükmünün kamusal alandan dünyevi gerekçelerle arındırılmak istenmesiydi. Bu yüzden, bu tip kararlar alan YÖK’ün akademik özerkliği tehdit ettiği düşüncesini bu kurumu yönetmeye başladıktan sonra terk ettiler. Benzer bir yaklaşım, bireyin hilafına pratikler üreten birçok kurum ve uygulama için de geçerli oldu. Medya iktidar ilişkileri, kamu kaynaklarının keyfi kullanımı, bağımlı bir burjuva yaratmayı amaçlayan ve piyasa aktörlerini siyasal otoriteye ram olmaya iten ekonomik model olduğu gibi devam etti. Yani, AKP’yi iktidar yapan sosyolojinin devlet kavramıyla bir derdi yoktu. Bireyi devlet karşısında güçlendirecek kurumlar inşa etmek gibi soyut bir ideali de yoktu. Kaçınılmaz olarak, birey yerine devlet güçlendi zira artık devletçiliğin demokratik bir meşruluğu da vardı. Devletçiliğe karşı çıkmak aynı zamanda çoğunluk iradesine ve demokrasiye karşı çıkmak ile aynı anlama gelmeye başladı. Demokrasinin kalitesi ve kavramsallaştırılması konusunda yapılan tartışmalar ise ne AKP eliti ne de sosyolojik tabanı tarafından ciddiye alındı. Bu yüzden hükümetin bireysel özgürlükler konusunda maruz kaldığı her eleştiri demokratik sistemi yıpratan bir adım olarak algılandı. Bu durum, PKK ile mücadelenin yeniden başlaması ve 15 Temmuz darbe girişimi ile birleşince, itibar edilmesi gereken olgu sadece toplumun verdiği destek veya AKP hükümetinin yönettiği hükümet aygıtı olmaktan çıktı devletin bekasına dönüştü. Bu tabloda, bireysel özgürlükler adına ümitvar olunacak hiçbir şey yok.

Ne var ki, bu umutsuzluğun sebebi devlet otoritesinin gittikçe genişlemesi değil. Bireyin hilafına etkisi genişleyen otoriteyi devlet olarak tanımlamaktır. Karşıtlığı birey ve devlet üzerine kurduğunuz vakit bu illüzyonun kurbanı olursunuz. Tıpkı 2002 senesinde, devlete karşı bayrak açan AKP’yi bireyin yanında saf tutmuş olarak görmeye benzer. Bu kanaat ne kadar yanlışsa, bireysel özgürlüklere karşı umursamaz bir tavır içinde olan AKP’yi devlet olarak görmek de o denli yanlıştır. O halde, eğer bireyin karşısında konumlanan olgu devlet değilse nedir? Ve yeni karşıtlık hangi kavramlar üzerinden tanımlanmalıdır?

Weber siyasal otoriteyi tasnif ederken üç farklı türden bahsediyor. İlk olarak yasal otoriteyi sunuyor bizlere. Bu otorite türünde, normatif yasalar meşrudur ve bu yasalar çerçevesinde iktidara gelenlerin emir verme hakkı vardır. Bu emirlerin içerisinde kaçınılmaz olarak zorlama ve güç kullanımı da olacaktır çünkü yasalar pratik hayata uygulanırken bunu mecbur kılar. Bunun için bir örgütlenme gereksinimi doğar ve bürokratik yapılanma ortaya çıkar. Yasal otorite altında örgütlenen bürokratik otoritenin bazı özellikleri mevcuttur. Ve bu özellikler ister zorlamayla ister sözleşmeyle kurulmuş olsun değişmemelidir. Yasal idarede bürokratlar, soyut kurallar ile bağlıdır ve bunu somut vakalara uyarlar; gayri şahsi bir düzene bağlıdırlar; itaat ettiği aktör bir kişi ya da politikacı değil kanunun ta kendisidir; güç kullanımları mutlak bir şarta bağlanmıştır; üretim ve yönetim araçlarına sahip olamazlar ve görevlerini kişisel mülkleri gibi kullanamazlar. Bunun yanı sıra, bürokrat tayini teknik bilgiyi gözeterek yapılır, işleyiş yazılı metinler üzerinedir ve yasal otoritenin parçası olan memurlar kişisel kin ve tutkularını görevlerine yansıtmadan her vatandaşa eşit mesafede olmalıdır. Bunların karşılığında ise iş güvenlikleri ve aylık gelirleri yine yasal otorite tarafından güvence altındadır.

Yasal otoritenin elbette ki alternatifleri vardır. Bunlardan birincisi geleneksel otoritedir. İktidar sahibi meşruluğunu yasal normlardan değil geleneklerden alır. Dolayısıyla gücü elinde bulunduran kişi bir amirden çok efendi gibidir. Gerek iktidar sahibinin gerekse bürokrasinin uyduğu şey kurallar değil geleneksel kurum ve uygulamalardır. Ancak geleneksel otorite iktidara geniş bir yorum yetkisi bırakmaktadır aynı zamanda. Dolayısıyla bürokratta aranan özellik, yöneticiyle arasında kişisel sadakat bağı olması, yöneticinin müdahalelerine tereddütsüz bir şekilde olumlu yanıt vermesi, net olarak belirlenmiş bir yetki alanının ve ast-üst ilişkisinin yokluğuna uyum sağlamasıdır. Geleneksel otoritenin bürokratında teknik bilgi şartı aranmadığı gibi maaş sistemi ve iş güvenliği gibi konularda da sistemli bir yaklaşım yoktur.

Son olarak Weber, karizmatik otoriteyi ele alır. Yönetici bireysel olarak sıradan insanlardan ayrılır ve insanüstü nitelikleri kabul görür. Sihirli bir gücü olduğu düşünülür. Ona atfedilen ya bir kutsallıktır ya da örnek oluşturan bir davranış. Dolayısıyla, karizma gücü sadece ondan etkilenmesiyle mümkündür ve güce bağımlı olanların gönüllü tanımasıyla anlam kazanır. Bu tip otoritede hiyerarşi kaybolur. Duygusallığa dayalı, grup üyeliği üzerinden sağlanmış birliktelik vardır. Teknik bilgiye dayalı, sistematik bir bürokrasi yoktur. Sadece karizmatik liderin çağrısı üzerine seferber olabilecek kimseler memuriyet pozisyonlarını işgal ederler. Burada kişisel çıkar, yükselme tutkusu veya ücret önemli değildir. Karizmatik liderin çizdiği çerçeve ve geliştirdiği söylemler hemen kabul edilir. Bu durum takipçilerin duygusal bir koruma refleksi içerisine girerler. Dolayısıyla, karizmatik otorite rutin hayatın dışındadır.

Weber bize yeni bir karşıtlık kurmak için kusursuz araçlar tahsis ediyor. Günümüz Türkiye siyasetini, devlet-birey karşıtlığı üzerinden okuyarak hata ediyor olabiliriz çünkü mevcut otorite Weber’in yasal otorite tanımına pek de uymuyor. Karşımızda, soyut ve objektif yasalar ile bağlı bir devlet olduğunu düşünmüyorum. Öyle olsaydı, hem çözüm sürecinin hem PKK ile mücadelenin aynı yasalar ile yürütülmesi mümkün olamazdı. Benzer şekilde Fetullahçı örgütlenmenin milli güvenlik tehdidi ilan edilmesi için iktidar partisini devirmeye çalışması beklenmezdi. Bunun yanı sıra, kişisel duygularından arınmış ve teknik bilgi sahibi kimselerden oluşan bir bürokratik yapılanma olduğunu söylemek de zor. Türkiye’de sistem içinde pozisyon bulmanın teknik bilgiden çok iktidar partisine sınırsız bir sadakati gerektirdiği konusunda hızlı bir şekilde mutabık kalabiliriz. Keşke, merkezi olarak yapılan kamu görevlisi seçme sınavı büyük bir ciddiyetle ele alınsaydı. Keşke, bu sınavlarda yapılan kayırmalar yüzünden devleti ele geçirmeye çalışan Fetullahçı örgütlenmeden kurtulmak için başvurulan işe alım yöntemi mülakat olmasaydı. Böylece bürokrat seçimi, iktidar partisi üyelerinin subjektif yargıları ve sadakat beklentileri çerçevesinde gerçekleşmez, etnik-mezhepsel-ideolojik veya cinsel eğiliminden bağımsız olarak salt teknik bilgisiyle gerçekleşirdi. Bununla birlikte, yasaların herkese eşit olarak uygulanmadığını da rahatlıkla söyleyebilirim. Mesela, MİT Tırları haberini yapan Aydınlık Gazetesi’nin son dönemde hükümete verdiği destek sayesinde ceza almadığı ancak Enis Berberoğlu’nun aynı haberi günler sonra yaptığı için tutuklandığı bir gerçek var önümüzde. Aynı cümleleri kuran insanlar, sadece politik olarak farklı noktalarda konumlandıkları için farklı muameleye maruz kalabiliyorlar. Veya Fetullahçı Terör Örgütü’yle bağlantılı olan kurumlar ile geçmişte bir şekilde bağlantılı olanların akıbetini şu anda durdukları nokta belirliyor. Günün sonunda, siyasal güç merkezinin tavrı, işlenen suça değil suçu işleyenin mevcut siyasi pozisyonuna göre şekilleniyor. Ve son olarak kaybolan hiyerarşi ve ast-üst ilişkisinin bozulduğu, sivil alan ile kamusal alanın birbirine girmiş olduğuna şüphe yok. Diğer bir deyişle, hiyerarşinin en üstünde olan karizmatik bir lider var fakat onun altında örgütlenen bürokrasinin katmanları belirsiz. Hükümet yanlısı bir gazetecinin bir bakanı tehdit edebildiği, bir öğrencinin ihbar mektubuyla bir öğretim üyesini işinden edebildiği, kendisine önemli insan süsü vermiş sosyal medya trollerinin bürokratları ve siyasetçileri sigaya çektikleri bir dönem yaşıyoruz.

Dikkat ederseniz, özgürlükçü bir anayasamız olmamasından yakınmıyorum. Bireysel özgürlüklerin kısıtlandığına dikkat çekmek gibi bir niyetim de yok. Zira, yaşadığımız sorunların sebebi, ülke yasalarının liberal doktrinleri reddetmesi değil. Sorun, soyut yasaları işletecek bürokrasinin kuruluşu konusundaki problemlerde yatıyor. Bu yüzden yeni bir karşıtlık kurgulamak zorundayız. Bu yeni karşıtlığın, aktörlerinden birisi devlet olma vasfını yitirdiğine göre karşıtının da, yani bireyin de, sahneden çekilmesi gerekiyor. Eğer mevcut durumu keyfi, duygusal, teknik bilgiden uzak bir otorite anlayışıyla tanımlıyorsak onun karşısına da yasal normlarla denetlenen, teknokrat, duygularından arınmış ve eşitlikçi bir devleti koymamız gerekiyor. Bireyi devlete karşı savunmak için, önce bir devletin olması gerekiyor.

YOL AYRIMI

Schmitt diyor ki, egemen olağanüstü hale karar verendir. “Olağanüstü hal” ise düzenin var olduğu ancak hukukun olmadığı bir duruma işaret eder. Hemen arkasından şunu sorar, olağanüstü hal durumunda bir iktidarın Orta Çağ kralları gibi keyfi davranmasını önleyecek şey nedir? Bu sorunun cevabı elbette ki rasyonel bir hükmetme biçimidir. Özgürlükler açısından en sorunlu yasanın bile uygulanışının rasyonel ve devletin kuruluş amacına uygun bir temeli olmalıdır. Ve bu rasyonaliteye ulaşabilmek için Russel’ın siyasi alanı yönetirken aşırı duygusallıktan kaçınma öğüdüne kulak vermek gerekir. Zira, rasyonalite bizi ateşli taraftarlara dönüşmekten alıkoyan şeydir. Oysa tem tersini yapıyor, meşruluğunu karizma üzerinden inşa eden bir yönetim ile onun sadık ve duygusal takipçilerinden oluşan bir sistem kurma arzusu taşıyoruz. Üstelik, karizmatik liderliğin aşınmaması için ihtiyaç duyduğu olağanüstülük alametlerinin devam edebilmesi için sürekli olarak olağan dışı zamanlar yaşamak zorundayız. Gündüz Vassaf’ın deyimiyle kahramanlar, doğal olanı örtbas etmek için vardır. Bizlerin normal olarak sahip olduğumuz ikiyüzlülük ve çelişkili olmak gibi özelliklerden azadedirler. Onların kararı ve tutarlı oluşu bizleri etkiler. Ve kahramanın bu özelliklerinin ortaya çıkması için mutlaka doğal ve normal olanın önlemek için yeterli olmadığı bir tablo gerekir. Bu mümkün müdür?

Elbette ki hayır. Sürekli olarak olağanüstü koşulların rasyonaliteden arınmış ve duygusal karmaşası içinde yaşamak mümkün değildir. Bunun için Weber, karizmanın aşınacağını ve kaçınılmaz olarak ya yasal otoriteye ya da geleneksel otoriteye dönüşeceğini iddia eder. Yani, Türkiye için bir yol ayrımı gözükmektedir. Ve ister gönüllü olarak rıza gösterilmiş olsun isterse zorla kabul ettirilmiş olsun yeni bir otorite inşa etmek elzem görünmektedir. Aksi takdir de hem iç politikada, karizmatik liderin olağanüstü özelliklerine inananlar ile inanmayanlar arasındaki kutuplaşma artacaktır, hem de karizmanın aşınmaması için iç ve dış politikada duygusal serüvenler bizi beklemektedir.

Bu noktada iki ihtimale sahibiz. Birincisi, otoritenin geleneksel şekilde inşa edilmesi ve yönetici durumunda olan AKP’nin meşruluk krizlerinden kurtulmasıdır. Bunu ancak siyasi hayatı ortadan kaldırarak yapabilir. Zira, bir siyasi rekabetin varlığı AKP’ye sadakat duyma durumunu kıymetli yapan şeydir. AKP üyesi bir kimsenin bürokrasi içerisinde teknik bilgisine bakılmadan pozisyon bulabilmesi ve AKPli olmayan ve teknik bilgisi daha yüksek birisini ekarte edebilmesinin sebebi AKP’nin siyasi rekabetten birinci çıkmaktan başka bir seçeneğinin olmamasıdır. Bürokrasinin lider karizması etrafında organize olması bunu gerektirmektedir. Liderin siyasi manevralarını iyi sezebilmek, yeni söylemlerini hızlıca kavrayabilmek ve başarılı bir şekilde temsil etmek tek kriterdir. Oysa, geleneksel otorite anlayışı içerisinde meşruluk krizi geleneksel ve kutsal yargılar sayesinde aşılır. Lider, iktidarını korumak için uzlaşmak ve etkileyici olmak zorunda değildir. Zaten geleneksel olarak tüm ulusun efendisidir. Onun kişisel dünya görüşü ve hayat tecrübesi bürokrasiyi belirler. Böylece yandaşın yerini gözdeler alır. Ve bu gözdeler halkın arasında herhangi birisi olabilir. Böylece, liderin kişiliğine bağımlı olduğu için istikrarsız olması muhtemel olan sistem, en azından eşitlik ilkesine bağlı kalabilir ve bürokrasi liderin siyasi ihtiyaçlarına göre değil kişisel tutumuna göre şekillenir. Bu da bürokrat açısından belirli bir tahmin edilebilirlik sağlayabilir. Ancak bu sistemin var olabilmesi için, siyasi rekabet içinde olan aktörlerin faaliyetlerine izin verilmemelidir. Aksi takdirde bu rekabet, lideri karizmatik olmayı ve toplumu etkilemeye yönelteceğinden ne eşitlik ne de öngörülebilirlik sağlar. Toplumun iktidarın yanında durma konusunda sezgileri yüksek ve duygusal bir kesiminin aynı duyguları paylaşmayan ve sezgileri kuvvetli olmayan başka bir kesiminin muhalefeti sayesinde devlete ve kamu kaynaklarına sahip olduğu bir durum yaratır.

Öteki ihtimal ise yasal otoriteyi ve onun gerektirdiği bürokrasiyi tesis etmektir. Bir liberal olarak ben yasal otoritenin çerçevesi olarak özgürlükçü yasaların daha ahlaki ve daha faydalı olacağını düşünüyorum. Ancak mevcut Türkiye siyaseti için asıl meselenin bu olduğu kanısında değilim. Yasalar özgürlükçü veya baskıcı olabilir; bu fark etmez. Bu soyut yasaları somut vakalara uyarlarken, bürokrasinin keyfi ve duygusal davranmaması önemlidir. Zira ulusun efendisi artık yasalardır. Dolayısıyla, ister tek parti devleti kurulsun isterse liberal bir hukuk doktrini benimsesin, AKP’nin sadakat anlayışının bürokrat seçiminde, atamasında ve yükseltmesinde etkili bir referans olmaması gerekir. Aynı şekilde, kamu kaynaklarının nasıl dağıtılacağının sınırı yasa ile çizilmeli ve toplumun bütün aktörlerine eşit olarak uygulanmalıdır. Eşitlikçi bir vergi yasasının vatandaşlardan vergi toplarken sahip olduğu körlük bu vergiler harcanırken de var olmalıdır. Rasyonalite bunu emreder çünkü. Bürokratların denetleyeceği haklar meselesinde de benzer bir durum söz konusudur. Haklar soyut olarak tanımlanır ve somut vakaların aktörlerine bakılmaksızın ya mevcuttur ya da değildir.

Önümüzdeki dönemde, eğer AKP bu iki seçenekten birisini tercih etmez ve karizmatik otorite modelinde ısrar ederse, olağanüstü halin galibi değil mağlubu olabilir. Zira, karşısında her zaman görmeye alıştığı ve ergen bir çığlık olarak algılayıp karikatürize ettiği bireysel özgürlük savunucularından başka aktörler ile rekabet etmek zorunda kalabilir. Yasal ve kurumsal bir devlet ihtiyacı vardır ve siyasetin bu alanı boş gözükmektedir. Yeni ortaya çıkabilecek siyasi aktörler bu alanı dolduracak ve hiç lafı uzatmadan, netameli tartışmalara girmeden bir devlet kuracağının sözünü verecektir. Böylece AKP’ye muhalefet ederken devletin gözünde makbul vatandaş olma sıfatını kaybetme endişe taşıyan seçmenlerin ilgisini de ziyadesiyle çekecektir.

Cem Yılmaz’ın kült karakteri Kilimci Arif, AROG filminde günümüzden 1 milyon yıl önceye ışınlanır ve ilk insanlar ile karşılaşır. Ona bu kötülüğü ezeli düşmanı Komutan Logar yapmıştır. Yapması gereken, tekrar 2000’li yıllara geri dönmek ve hasmıyla hesaplaşmaktır. Ancak elinde bir zaman makinesi yoktur. Bulabildiği tek çözüm, ilkel insanlara insanlık tarihinin tecrübelerini kısa bir zaman içinde yaşatarak ait olduğu zamana geri dönmektir. Film boyunca Arif, ilk insanları medenileştirmek için uğraşır durur. Devlet-birey karşıtlığı üzerinden bir tartışma başlatmak ve devlete karşı bireyin yanında konumlanmak isteği ile Arif’in günümüze geri dönme çabası birbirine çok benziyor. Rakibiniz ile hesaplaşmak için sıfırdan başlamalı, önce onu inşa etmeli ve aynı zaman diliminde olmalısınız.

 

Bu yazı Gazete Duvar'dan alınmıştır.


Bu sitede yayınlanan yazılarla ilgili bütün sorumluluk yazarlara ait olup, Özgürlük Araştırmaları Derneği yazarların yazılarından doğabilecek hiç bir hukuki sorumluluğu kabul etmez. Kurumun web sitesine gönderilecek yazılar, editörler kurulu tarafından argümantasyon ve kanıta dayalı olarak değerlendirilir. Ancak düşünce özgürlüğü ilkesi gereği yazarın bakış açısına herhangi bir müdahalede bulunulamaz. Yazılar referans gösterilmeden basılamaz, kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Hakkımızda

Özgürlük Araştırmaları Derneği 2014 yılında kurulmuş olan ve klasik liberal bir çizgiden Türkiye'deki Kamu Politikaları Araştırmaları alanındaki boşluğu doldurmak için faaliyetler düzenleyen bir düşünce kuruluşudur.

Haber Kaynağı

Gelişmelerden haberdar olmak için E-posta listemize kaydolun.