LİBERAL PERSPEKTİF: Analizler

Liberal Adalet ve Ekonomik Özgürlük

Adalet kadim Grek düşüncesinden beri siyaset felsefesinin kilit kavramlarından biridir. Günümüzde adalet hakkında yazılan hemen hemen her kitap veya makalenin tartışmaya ya Aristoteles’le başlaması ya da ona bir şekilde atıf vermesi bunun açık bir göstergesidir. Gerçi, Aristoteles adaleti esas olarak bireysel bir erdem olarak görüyordu. Günümüz siyaset felsefecilerinin nazarında ise adalet daha çok kamusal bir erdemdir, siyasal kurumlarınkendisine göre düzenlenmesi gereken temel değerdir. Öyle veya böyle, adaletin evrensel bir ideal olduğunda şüphe yoktur.


Adalet en kolay negatif olarak tanımlanabilir. Negatif bir erdem olarak anlaşıldığında, adalet bireysel olarak haksızlık yapmaktan, toplumsal-siyasalolarak ise haksızlık üreten kurum ve mekanizmalar oluşturmaktan kaçınmak demektir. "Haksızlık" ise bireysel olarak kişilerle ilişkilerimizde, kurumsalolarak da kurumların kişilere muamele edişinde "doğru"dan sapmayı ve kişilerin haklarını tanımamayı ifade eder.  Bu duruma göre, "haksızlık"ın tersi olarak adalet, bireylere ve kurumlara hem kişilere "doğru" davranma veya muamele etme, hem de onların haklarını tanıma ve bunlara saygı gösterme yükümlülüğü yükler. 

---

Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, bu çalışmasında liberal bir toplumun yapıtaşı olarak ekonomik özgürlükleri inceliyor.

Muhafazakarlık, Otorite ve Cinsiyetçilik Üçgeninde Kadın Hakları Mücadelesi

Hacettepe Üniversitesinin, Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü ile yaptığı “Türkiye’de Kadına Yönelik Ev İçi Şiddet Araştırması, 2014”, alanında yapılmış en kapsamlı araştırma olarak, kadına yönelik şiddetin rakamlarını gözler önüne seriyor. Araştırmaya göre, Türkiye genelinde yaşamının herhangi bir döneminde fiziksel şiddete uğradığını söyleyen kadınların oranı %36. “Her 10 evlenmiş kadından neredeyse 4’ü eşi veya birlikte olduğu erkeğin şiddetine maruz kalmıştır” tespiti yapılıyor. Araştırma sonuçları fiziksel ve cinsel şiddetin bir arada yaşanmasının yaygın olduğunu gösteriyor. Araştırmada, “Türkiye genelindeki kadınların %36’sı fiziksel şiddete %12’si cinsel şiddete maruz kaldığını belirtirken, %38’inin iki şiddet biçiminden en az birine maruz kalması çoğunlukla cinsel şiddetin fiziksel şiddet ile bir arada olduğunu göstermektedir” tespit yapılmaktadır.

Çocukluk Dönemi Aşıları: ABD ve Türkiye

Çocukluk dönemi aşı uygulamaları hastalıkları önleme, daha uzun yaşam süresi ve kişilerin sağlık durumlarının iyileştirilmesi amaçlarına yönelik olarak yapılan önemli halk sağlığı uygulamalarından ve maliyet-etkin yollardan biridir. Bu amaçlar doğrultusunda her ülkenin sürü bağışıklık eşiğine ulaşmak için belirli bağışıklama politikaları vardır. Ancak, tıbbî, dini veya felsefi sebeplerden dolayı bazen ebeveynler çocuklarını aşılamayı reddedebilmektedirler. Bu nedenle, özellikle Türkiye ve Amerika tarafından uygulanmakta olan zorunlu aşı uygulaması hallerinde kamu sağlığı ile bireysel özgürlükler arasında bir çatışma ortaya çıkabilmektedir. Bu bağlamda, bu makalenin amacı, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından uygulanmakta olan bağışıklama modellerini liberal bir bakış acısıyla incelemektir. Amerika tıbbi, dini ve felsefi muafiyetlerini içeren okul-kayıt merkezli bir sistem; Türkiye ise aileler için maddi teşvik, sağlık sunucuları için ise yükümlülükler öngören korumacı bir model uygulamaktadır. Ancak, pek çok Avrupa ülkesinin verileri gösteriyor ki yüksek aşılama oranları gönüllü bağışıklama modelleriyle de sağlanabilmektedir. Bu sebeple Türkiye’nin korumacı-zorunlu aşı uygulamasından ziyade Amerika Birleşik Devletleri’nin daha esnek yapıdaki zorunlu bağışıklama uygulamasının etik açıdan kabul görebilirliğinin daha yüksek olduğu sonucuna varılmaktadır.

Sanayi 4.0 ve Kamu Politikası

Avrupa’da ve Türkiye’de kamu politikası ve inovasyon ekseninde giderek en çok tartışılan gelişmelerden biri Sanayi 4.0 oldu. Sanayi 4.0, en basit ifadesiyle, dijital olarak birbiriyle iletişim halinde olan imalat süreçlerinin bütününü ve bu dönüşüme imkan veren politikalar serisini ifade etmektedir. Son birkaç yılda, ilk önce Almanya’da başlayarak, tüm Avrupa’ya yayılan Sanayi 4.0 fikri, yalnızca bir sanayi pratiği olmaktan öte bir sanayi politikası olarak da kamu politikasının parçası haline gelmiştir.

Genç, bu analizinde Avrupa’da ve Türkiye’de kamu politikası ve inovasyon ekseninde giderek en çok tartışılan gelişmelerden biri olan Sanayi 4.0’ı Türkiye ve dünyadaki son gelişmeler ışığında tanıtıyor. Ardından Sanayi 4.0 ile beklenen işsizlik dalgasına ve sanayiye doğrudan devlet yardımlarının zararlarına ilişkin görüşlerini paylaşıyor.

Keyifli okumalar dileriz!

Suriye ve Türkiye Dış Politikası

“2010 yılının Aralık ayında, Tunus’ta enteresan bir hadise gerçekleşti. Ailesine bakmak için üniversite eğitimini bırakan ve pazarda manavlık yapan Muhammed Bouazizi zabıtaların tacizlerinden bunalarak kendisini ateşe verdi. Bu tepki büyük bir isyan dalgasını ateşledi ve 1987 yılında bir saray darbesiyle iktidarı ele geçiren Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesiyle sonuçlandı. Ne var ki, Tunus halkını sokaklara döken sebepler sadece bu ülkeye özgü değildi ve onlardan aldıkları ilhamla benzer sorunlarla boğuşan diğer Ortadoğu halkları da isyan ettiler. Arap Baharı olarak adlandırılan süreç böylelikle başlamış oldu. Önce Mısır, ardından Libya ve Suriye’de halk ayaklanmaları baş gösterdi ve Ortadoğu tarihi bir dönüşümün eşiğine geldi.Ne var ki, ayaklanmalar her yerde aynı sonucu vermedi. Tunus’ta Bin Ali, Mısır’da Hüsnü Mübarek koltuklarından feragat ettiler ve geçiş sürecine giden yol açılmış oldu. Öte yandan, Libya’da Kaddafi, Suriye’de ise Esad direnmeyi seçti ve kanlı bir sürecin kapısını araladılar.” Özpek, bu analizinde tarihi bir eşikten geçerken Türk Dış Politikası’nı nasıl bir geleceğin beklediğine dair öngörülerde bulunmaktadır. Bunu yaparken şu an bulunduğumuz noktaya nasıl geldik sorusu ihmal etmeden Suriye İç Savaşı’nın sebepleri, gelişimi ve bitiş sürecini ele almıştır.  Hemen ardından, bu süreçte Türkiye’nin politikasına odaklanmış ve bu politika sonucu Türkiye’nin maruz kaldığı tehditleri incelenmiştir. Son olarak ise, Suriye İç Savaşı’nın aktörleri ve Türkiye’nin mevcut pozisyonları çerçevesinde bir gelecek perspektifi sunmuştur.

Keyifli okumalar dileriz!

Türkiye AB İlişkileri

“AB’de özellikle 2014 yılından başlayarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurumlarının tek elden yönetildiği, yargının bağımsızlığının ortadan kalktığı ve hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelendiği izlenimi oluştu. Bu izlenim de Türkiye’nin zaten sorunlu olan AB katılım sürecini iyice sekteye uğrattı.”

Arısan, bu raporda Türkiye – AB ilişkilerini başlangıcından bugüne inceledikten sonra son yıllarda hem AB hem de Türkiye tarafında yaşanılan gelişmelerin ilişkilerin geleceğine olan muhtemel etkilerini anlatıyor.

 

Suriyeli Mülteciler ve Medya

Türkiye, Nisan 2011’den bu yana tarihinin en ciddi kitlesel insani hareketliliğini yaşamaktadır. Son altı yılda, Türkiye’ye gelen toplam mülteci/göçmen sayısı 4,2-4,5 milyonu aşmış, bu gelenlerin yaklaşık olarak 1,2 milyonu 2014-2015 ve 2016’da başta Avrupa olmak üzere başka ülkelere gitmiş, ancak asıl büyük grup, yani 3,1 milyonu Suriyeli olmak üzere  toplamda 3,5 milyon mülteci Türkiye’de kalmıştır. 78 milyon nüfusu olan Türkiye’nin nüfusunun %4’ünü aşan bu sayının bir başka önemli özelliği ise %92’den fazlasının kent mültecileri olmasıdır. Yani Türkiye’deki mültecilerin sadece %8’i kamplarda ve nispeten toplumdan izole yaşarken, geri kalan %92 Türkiye’nin hemen her yerinde şehir merkezlerinde toplumla birlikte yaşamaktadır. Bu durum, mülteciler konusunun çok ciddi bir toplumsal fenomen haline gelmesine, toplumsal kabul ve toplumsal dışlama tartışmalarına doğal bir zemin hazırlamasına neden olmaktadır. Tam da bu noktada medyanın çok özel bir rolü bulunmaktadır. 

Kırılgan da olsa son derece yüksek bir toplumsal kabulün gerçekleşmesinde ve bu güne kadar sorunların çok minimal düzeyde kalmasında medyanın da önemli bir rolü olduğu açıktır. Bu çalışma, öncelikle hukuki ve sosyolojik bağlamda “mülteciliği”, ardından Aralık 2016 itibari ile Türkiye’deki mültecilerin sayısal ve sosyolojik durumu, son olarak da Türk medyasının mülteciler konusundaki tavrı analiz edilmektedir.

Keyifli okumalar dileriz!

Başkanlık Sistemi, Latin Amerika Tecrübesi ve Türkiye

Aşağı yukarı son kırk yıldır Türkiye’nin siyasî gündeminden hükümet sistemi tartışmaları hiç eksik olmadı. Bu tartışma 70’li yılların sonlarından bu yana, esas itibariyle, parlamentarizme karşı başkanlık veya yarı-başkanlık sistemi ekseninde gerçekleşti. Cumhurbaşkanının doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesini öngören 2007 tarihli Anayasa değişikliği her ne kadar o sıralar yaşanan bir “anayasa krizi”ne cevap olarak ortaya çıktıysa da, öteden beri yapılagelmekte olan sözkonusu tartışmaların bu değişikliğin gerçekleşmesi için elverişli bir zemin yarattığı da açıktır.

Böylece, 1982 Anayasasının zaten geleneksel parlamentarizmde alışılmadık ölçüde güçlendirmiş olduğu cumhurbaşkanı, 2014 yılında genel oyla yapılan ilk seçimden sonra siyasal sistemin kilit aktörü haline geldi. Öyle veya böyle, bugün karşı karşıya olduğumuz bu kritik durumun siyaset ve anayasa teorisi açısından ele alınıp analiz edilmesine ihtiyaç var. Bu analiz şu dört ayak üstünde ilerlemelidir. AKP’nin anayasa değişikliği yoluyla gerçekleştirmek istediği bu modelin gerçekten de bir «başkanlık sistemi» olup olmadığını anlamak için, ilk önce başkanlık hükümet sisteminin ne olduğunun aydınlatılması gerekmektedir. Bunu, başkanlık sisteminin genelleştirilebilir bir model olup olmadığına ilişkin güçlü bir fikir edinebilmek için, başta Latin Amerika olmak üzere, bu modelin ABD dışındaki ülkelerdeki performansının gözden geçirilmesi izlemelidir. Üçüncü olarak ele alınması gereken, Türkiye’nin sosyo-politik ve kültürel özellikleri ile kurumsal geleneklerinin başkanlık sisteminin başarılı bir şekilde işlemesi için uygun olup olmadığı konusudur. Son olarak, hâlihazırda gündemde olan AKP’nin anayasa değişikliği teklifinde öngörülen modelin başkanlık sistemi olup olmadığını ve bu teklifin anayasallaşması durumunda Türkiye’nin nasıl bir siyasî rejime sürükleneceği sorununu ele almak gerekmektedir. 

Bu analizimizde Türkiye'de uzun zamandır gündemde olan hükümet sistemi tartışmalarını, hükümetin önerdiği başkanlık sisteminin dünya üzerinde örneklerini ve teklifin denge ve denetleme açısından niteliğini inceliyoruz.

Başkanlık Sistemi ve Türkiye

Raporda başkanlık, yarı-başkanlık ve parlamenter hükümet istemlerinin temel özellikleri, avantajları ve dezavantajları açıklandıktan sonra, milletlerarası siyaset bilimi literatüründe başkanlık sistemine yöneltilen başlıca eleştiriler ele alınmaktadır. Bu başlık altında çift demokratik meşruluk sorunu, başkan ve yasama organının sabit süreler için göreve gelmesinin yarattığı katılık ve bunun krizlere yol açma ihtimali, toplam-sıfır oyununun teşvik ettiği siyasal kutuplaşma, hesap verirlik sorunu, politika yapımında karşılaşılan sorunlar ve delegasyoncu demokrasi özellikleri ele alınmaktadır. Son olarak, Türkiye’de son yıllarda gündemi işgal eden başkanlık sistemi tartışmaları, AKP’nin Türk usulü başkanlık sistemi önerisinin sakıncaları tartışılmakta ve bu durumda Türkiye’nin bir ‘yarışmacı otoriter’ rejime kayacağı tahmininde bulunulmaktadır.

‘Brexit’ Sonrası İngiltere ve AB

Fransa eski devlet başkanı Charles De Gaulle “İngiltere izoledir; her yaptığı şeyde oldukça karakteristik ve orijinal huy ve geleneklere sahiptir” tespitinde bulunmuştur. ‘Brexit’ referandumu ve Avrupa için şok edici sonucu bu sözün haklılığını bir defa daha ortaya koymuştur. İngilizler, sürpriz bir kararla AB’den ayrılma yönünde irade ortaya koymuş, bu karar pandoranın kutusunun açılmasına neden olmuştur. ‘Brexit’ referandumu hem İngiliz siyaseti hem de Avrupa bütünleşmesi açısından kırılma noktalarından birini oluşturacaktır. Bu çerçevede, bu analizin amacı, referandum sonucunu analiz etmek ve Avrupa bütünleşmesine olası etkilerini tartışmaktadır. Analizin temel argümanı şudur: İngiltere’nin ayrılması AB’yi zayıflatan bir etki yapmıştır ve bundan sonra Avrupa bütünleşmesinde hakim retorik ‘farklılaştırılmış entegrasyon’ eksenine kayma eğilimine girebilir. Bu durum hem AB yönetişim mekanizmalarını hem de AB’nin genişleme ve komşuluk politikaları çerçevesinde diğer ülkelerle ilişkilerini revize etmesini gerektirebilir.

Keyifli Okumalar.